Kayıt Ol

Giriş

Şifremi Kaybettim

Lost your password? Please enter your email address. You will receive a link and will create a new password via email.

Giriş

Kayıt Ol

Eski Türkler Döneminde Toplumsal Yapı

Eski Türk toplumlarında ekonomik yaşam, bozkırın damgasını taşır. Bozkır yaşantısı, temel uğraşısı hayvan yetiştiriciliği olan göçebe toplumu yaratmıştır. Bozkır yaşantısında hayvan yetiştiriciliği, doğanın nimetlerinden sürekli yarar­lanmayla gerçekleşir. Mevsimine göre veya imkânlarına göre bir otlaktan diğe­rine yer değiştirmeyi getirir. Türklerin, bu tür “göçebe” ve “çoban” kültürünün merkezinde “at” vardır. At, göçebe topluma hareketlilik getiriyor ve savaşlarda üstün­lük sağlıyordu. Atın yanı sıra koyun, sığır ve deve yetiştiriliyordu. Eski Türklerde küçük ölçekte tarım da yapılıyordu. Ancak yaşanan topografya, öncelikle hay­van yetiştiriciliğine uygundu. Hayvanların beslenebilmesi için gerekli otlak ve bit­ki örtüsünün hızla tükenmesi, hayvancılığın farklı otlak ve topraklarda sürdürül­mesini gerektiriyordu. Yeni topraklar peşinde koşan Eski Türklerin yaşam biçimi göçebeliğe dayanıyordu. Göçebe hayvan yetiştiriciliği temel ekonomik faaliyet oluyordu.[1]

Yetiştirilen hayvanların ürünlerinin işlenmesi, temel el sanatları olarak ön plana çıkmaktadır. Halı ve kilim dokumacılığı, keçe yapımı ve saraççılık önemli el sanatları arasında yer almaktadır. Göçebe yaşama uygun esnek bir konut biçimi olan “yurt” diye adlandırılan çadırlar, odun iskelete sahip keçelerle kaplıdır. Ayrıca demir ve metal işçiliği gelişmiştir. Ekonomik alanda toprak, ortak mal ola­rak kullanılmıştır ve özel mülkiyet konusu değildir. Hayvan ve diğer servet ürünlerinde özel mülkiyet geçerli olmuştur. Böylesi bir ekonomik yaşamda ailenin ve giderek soy ve boyun geçimini sağlanması ve güvence altına alınması temel anlayıştır. Göçebelik ve hayvancı­lığa dayalı bu yaşam biçiminde insanın adale gücü önem kazanmaktadır. Bunun kadar önemli olan bir diğer adale gücü olarak “at” ön plana çıkmaktadır. Çünkü adale gücü en yüksek varlıklardan birisi attır. Diğer yandan temel ekonomik faaliyet olan hayvancılığın sürdürülmesi ve güvenlik altına alınarak yürütülmesi için, biten otlakların ikamesi ve bunun için yer değiştirmek zorunlu olmuştur.[2] Ekonomide geçimlik üretim; geçimlik üre­timle birlikte soy ve boyun güvenliği ve bu güvenliğin dayanışmacı bir sosyal yapı için korunup sürdürülmesi söz konusudur.

Eski Türklerden Uygurlarda yerleşik yaşama geçiş ve yerleşik yaşamın ge­reği olarak kentleşme daha yaygın olarak gerçekleşmiştir. Hanların yazlık ve kışlık sarayları bulunmaktaydı. Kışlık saray şehirde, yazlık saray yaylada olurdu. Eski Türk­lerde, toprağın tanrının (Göktanrının) bir vergisi olarak herkesin kullanımı­na açık olması, toprakta özel mülkiyeti önlemiştir. Toprak boy’un ortak kullanımındaydı. Boy’un birlikte kullandığı tanrı vergisi toprak vardır. Boyun temelin­de ailenin olması; Türk toplum yaşantısında, toprak ve maddeyi değil, insanı ön plana çıkarıyordu. İnsani özelliklerin ve yeteneklerin ön planda olması, ailenin güvenliği için deneyimli ve yararlı kişinin aile reisi ol­ması ve boyun güvenliği için ise, boyun en yetenekli, yiğit ve kahramanı olan kişinin bey olması söz konusudur.[3] Özellikle sürekli yer değiştirme ve haşin do­ğaya karşı, deneyim, bilgelik ve kişisel yeteneklerin (kahramanlık, yiğitlik) ön pla­na çıkması önemi olarak görülmektedir.

 

Aile ve boyda saygınlığın sağlanmasında kişisel yetenekler ötesinde sa­hip olunan sürülerin büyüklüğü de önemliydi. Özellikle sosyal statünün gerek­tirdiği fedakârlığı karşılamak için zorunluydu. Dede Korkut’a göre bey olabilmek için, yiğit ve kahramanlık yanında, aç doyurmak, çıplak giydirmek gerekirdi. Es­ki Türklerde ailenin ön planda olması, erkek kadar kadının da önemini ortaya koyarken; göçebe yaşantısında ortak yaşamın; göçün, üretimin ve güvenliğin sağlanmasının birlikte sürdürülmesi, Türk toplumunda kadının konumunun geri plana itilmesini önlüyordu. Bu nedenle kadın, Eski Türklerde hep saygın bir konuma sahip olmuştur. Kadın, göç ve hayvan yetiştiriciliğinde olduğu kadar ev iş­lerinde de erkekten daha geri planda değildir. Toplumsal ve ekonomik sürece bir­likte katılmaları kadın için bir sosyal statü sorunu yaratmayı engeller. Aile mec­lisi, kadın ve erkekten oluşur. Hakanların eşi, “hatun” unvanı alırlar ve önemli ölçüde iktidar sahibidirler.[4]

Ayrıca toprakta özel mülkiyetin olmayışı, aristokrat-köle biçiminde ikili sınıf­sal yapılanmayı devre dışı bırakmıştır. Bu nedenle Türk toplumunda sınıfsal engel­ler oluşmadığı gibi, sınıf ideolojileri de geçerlilik kazanmamıştır. Ortak soy ve boydan gelmek daha belirleyici unsurlar olmuştur. Sınıfın çıkarı değil, soy ve boyunun çıkarı ön planda olmuştur. Böylesi sınıfsız ya­pı, toplumda dikey akışkanlığın yüksek olmasına fırsat sağlamıştır. Toplumda sınıf­sal farklılaşma değil, fakat yetenek ve beceriye dayalı kişisel farklılaşma ve bu yüzden kişi egemenliği geçerli olmuştur.[5]

 

[1] Hüsnü Erkan – Canan Erkan (1998): Kültür Politikamızda Yeni Boyutlar, Ankara: Kültür Bakanlığı yayınları;  Halk Kültürünü Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü yayınları,  s.57

[2] Erkan, 1998: 58.

[3] Erkan, 1998: 59.

[4] Erkan, 1998: 59-61.

[5] Erkan, 1998: 69.