Kayıt Ol

Giriş

Şifremi Kaybettim

Lost your password? Please enter your email address. You will receive a link and will create a new password via email.

Giriş

Kayıt Ol

Fransızların Cezayir’i İşgali

FRANSIZLARIN CEZAYİR’İ İŞGALİ

Büyük Türk amirali Barboros Hayrettin Paşa tarafından fethedile­rek Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine alman (1533) Cezayir, daha sonra zap-tedilen Tunus ve Trablusgarp ile beraber Osmanlı yönetiminde Garp Ocakları adıyla teşkilatlanmıştı.[1] Osmanlı İmparatorluğu’nun muhtar (yan resmi) sayılabilen bir deniz gücünün bulunduğu Garp Ocakları, Osmanlı Devleti’nin Batı – Akde­niz’e hâkim olmasında başlıca rolü oynamıştı; özellikle o dönemde Akdeniz’in bi­ricik giriş  çıkış kapısı durumunda bulunan Cebelitarık Boğaztnı denetim altına alma olanağına sahip olması bakımından da şenderece önemli bir konumda bulu­nuyordu. Cezayir, Osmanlı padişahının atadığı beylerbeyileri tarafından yönetilmek­te olup ilk olarak Barbaros Hayrettin Paşa beylerbeyi atanmıştı. Fakat bu beylerbeyilerin ülke içinde hükümdarlıklarının zayıflamalan sonucunda burada ki Yeniçeri Ocağı ilerigelenleri tarafından seçimle belirlenen Dayı’lar yönetime hâ­kim duruma gelmişlerdi. Fakat bununla birlikte 1671 yılında ayaklanan denizciler, yönetimi elegeçirdiler. Hattâ Cezayir Dayısı, padişahın atadığı beylerbeyini ülkeye sokmamak suretiyle ülke yönetimine tam anlamıyla hâkim olmuşlardır; bu olay­dan sonra da Cezayir, Dayı’lar tarafından yönetilmeye ve özellikle XVIII.yüzyıl-dan itibaren de Osmanlı Devletimle olan bağlar, gevşemeye başlamış, ancak bu bağlılık, Ocak’ın seçtiği Dayı’nın hil’at ve paye gönderilmek suretiyle padişah ta­rafında onaylanması ve seçilen Dayı’nın padişaha armağan göndermesi biçiminde sürdürülmeye başlandı. Ülkenin iç yönetiminde bağımsız bir durumda olan Dayı­lar dış siyasette de bağımsız idiler; herhangi bir devlete gerektiğinde savaş ilân ederler ve onunla banş antlaşması yapabilirlerdi. Fakat bütün bu bağımsızlık statülerine rağmen Cezayir, hukukî bakımdan bir Osmanlı toprağı sayılmakta idi. B atı-Akdeniz’de büyük bir güç durumuna gelmiş olan Cezayir (Garp Ocak­tan), Avrupa devletleri ve bölgedeki devletlerle sürekli anlaşmazlık içinde bulu­nuyordu. Esasında bu devletler, ticaret gemilerinin güvenliğini sağlamak için Ce­zayir Dayısıyla anlaşmak zorunda idiler. Fakat XVIII.yüzydda Avrupa devletleri­nin diğer sanayi dallarında olduğu gibi, gemi yapımında da ilerlemeleri ve Os­manlı Devleti ‘nin ve dolayısıyla Cezayir’in bu gelişmelere sahip olamamalan sonu­cunda Batı Akdeniz’deki hâkim durumlan kaybolmaya başlamıştır. Özellikle İngi­lizler, Fransız donanmasını Ebukız’da imha etmesinden (1798) sonra Akdeniz’e hâkim duruma geçmişlerdi. Daha sonra Koalisyon savaşlarından sonra Fransız (Napolyon Bonapart) tehlikesi bertaraf edilmesi üzerine düzenlenen Viyana Kongresi’nde (1815), özellikle İngiltere’nin önerisiyle “dünyadaki bütün korsan hareketlerinin ortadan kaldırılması ve bunun uygulanmasının da İngilte­re’ye verilmesi” kararlaştırılmıştı.[2]

Bunun üzerine derhal harekete geçen İngiltere, Avrupa devletleriyle işbirliği yapmak suretiyle, Cezayir’in B atı-Akdeniz’de de­nizcilik faaliyetlerini (genellikle korsanlık) bertaraf etmek için önce siyasal harekete geçti; bu amaçla da Prusya ve Avusturya devletleriyle, Garp Ocakları konu­sunda bir antlaşma yaptı (1815), daha sonra da Cezayir’e sevkettiği ve Hollan­da savaş gemileriyle birleşme emri verdiği bir donanma, Cezayir kentini topa tuttuktan sonra Umandaki bütün Cezayir gemilerini batırdı (1816). Böylece deniz kuvvetlerini tamamen yitiren Cezayir Dayüan, İngiltere ve Hollanda ile “Ceza­yir’de tutsak bulunan Hristiyanların salıverilmesi ve Hollanda ticaret gemilerine saldın düzenlememeleri, girişilen bu askerî harekâtın giderlerini ödemeleri” şartla-nyla bir anlaşma yapmak zorunda bırakıldı. Böylece Cezayir, deniz kuvvetlerinin yok edilmesi dolayısıyla büyük ölçüde zafiyete uğradı; aynca zayıf bağla da olsa bağlı olduğu Osmanlı Devleti’nin de Ruslarla giriştiği savaşta (1828-29) ağır bir yenilgiye uğraması sonucunda son derecede ciddi iç ve dış sorunlarla başbaşa kal­ması Cezayir’in durumunu bir kat daha kötüleştirmişti.[3] Bu siyasi gelişmelerden yararlanmayı kendine fırsat bilen Fransa, İngiltere ve Rusya ile işbirliğinde bu­lunduğu sıralarda Cezayir’i elegeçirmek amacıyla askerî harekâta girişti.[4] Esasında Fransa daha önceleri (1577) “Cezayir’de bir konsolosluk açma ve Cezayir’e doğu kıyılarında vergi ödeme, kale inşa etmeme şartıyla mercan avlanma, 1578, haklarını Osmanlı padişahından elde etmişti.

XVII. yüzyılda Cezayir’le arası açılan Fransa, üç kez Cezayir’e saldın düzenlenmişse de basan kazanamamış, bu nedenle de Cezayirle bir barış antlaşması imzalamıştı; bundan sonra da Ceza-yir-Fransız ilişkileri, dostane bir biçimde sürüp gitmiştir. Fakat bununla birlikte Napolyon Bonapart’ın yönetimi elegeçirmesinden sonra Cezayir’le olan ilişkiler, yeniden bozulmaya başladı ise de Fransa’da krallık döneminin başlaması üzerine normale döndü.Fakat koalisyon savaşlarında başarısızlığa uğraması sonu­cunda deniz gücünü büyük ölçüde yitiren Fransa, yakın komşusu durumunda olup, yoğun ekonomik ilişkilerde bulunduğu Cezayir’i işgal ile Batı-Akdeniz’de bir sömürge kazanmak niyeti besliyor ve bunu gerçekleştirmek için de fırsat kol-luyordu; nitekim çok geçmeden de bu fırsatı yakaladı. Şöyle ki: Bu sıralardaki Cezayir dayısı ve o dönem dünya politikasından habersiz, fakat mağrur olan Hüseyin Paşa (İzmirli) Direktuvar yönetimine bir miktar hububat ve 5 milyon frank borç para vermişti[5] (1797). Krallık dönemine geçen Fransa bu borcu istemesine rağmen birtakım nedenlerle ödemeyi durdurmuştu; bu ne­denle Hüseyin Paşa (İzmirli), birkaç Fransız ticaret gemisine el koydu ve Fransa’dan “borçlarını derhal ödemesini” istedi. Daha sonra Hüseyin Paşa, bu hususta Cezayir’deki Fransız elçisiyle görüşmelerde bulunurken sinirlenip elindeki yelpazeyle onun yüzüne vurdu (29 Nisan 1827).

Bu olayı, elçisine, yani Fransa’ya bir hakaret sayan Fransız yönetimi, Cezayirte yürürlükte olan bütün ilişkilerini derhal kesti ve çok geçmeden de Cezayir’e savaş ilân etti (16 Haziran 1827) ve sevkettiği büyük bir donanmayla Cezayir kentini kuşatma ha­rekâtına başladı. Daha sonra Fransa, giriştiği bu askerî harekâtı Osmanlı hükümetine bir notayla bildirdi (Ağustos 1827) ise de Mora’daki Yunan ayak-lanmasıyla uğraşması nedeniyle Babıali, bu notayı reddetti, böylece yeni bir olayla karşılaşmak niyetinde olmadığını ifade etmiş oldu. Gerçekten çok geçmeden top­lanan Osmanlı hükümeti, “Cezayir sorununa müdahalede bulunmamayı” karar­laştırdı.

Bu konuda yapılan özel araştırmalara göre bunun nedeni, Osmanlı hükümetinin “Cezayir’in yalnız başına Fransa ile başarıyla savaşabileceğine” inan­mış bulunması idi. Esasen Osmanlı Devleti, Cezayir’i savunma amacıyla herhan-gibir kuvvet sevkedecek durumda değildi. Zira Fransa’ma, Cezayir’e saldırıya geçmesinden kısa bir süre sonra (20 Ekim 1827) İngiliz, Fransız ve Rus savaş ge­milerinden oluşan donanma, Navarin’de, Osmanlı donanmasını imha etmişlerdi; bu arada Fransızların Mora ya asker çıkararak burasını işgal ettikten başka bir süre sonra da (1828) Ruslar, Osmanlı Devletine savaş ilân etmişlerdi. Öte yan­dan Avrupa’da gelişen politik durum ve Mora ya kuvvet sevketmiş olması nede­niyle Fransa, Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu güç durumdan faydalanıp Cezayir’i işgal edemeyip, sadece kuşatma kuşatma harekâtını sürdürmekle yetin­miştir. Bununla birlikte Fransa, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa ile işbirliği yapmak suretiyle Cezayir l sindirme girişiminde bulundu ise de İngiltere ve Avusturya’nın muhalefeti karşısında başarılı olamadı. Fakat bununla birlikte ülke­sinin iç sorunlarıyla çalkalandığı sırada halkın dikkatim dış olaylara çevirmek için bütün sıkışık durumuna rağmen 100 savaş gemisiyle 37 bin kişilik bir kuvveti Cezayir’e sevkedip karaya asker çıkarttılar; daha sonra sadece Cezayir kentini iş­gal ettiler (5 Temmuz 1830). Esasın da Fransızlar, bütün Cezayir’i 1847 yılında işgal edeceklerdir. Yukarıda da değinildiği gibi, Fransızlara karşı herhangi bir as­kerî harekâta geçemeyecek durumda bulunan Osmanlı hükümeti, Cezayir kenti nin işgalini ancak protesto etmekle yetindi. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, 1830 yılında önemli stratejik konumda bulunan Mora ve Cezayir’i kaybetmesi sonucunda, dağılma dönemini çabuklaştırmış bir duruma gelmiş oluyordu.

[1] Münir Aktepe, “III. Ahmet”  Maddesi, Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 2, İstanbul 1989, s.55.

[2] Abdülkadir Özcan, “Karlofça” Maddesi, Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 24. İstanbul 2001, s. 545.

[3] Donald Quatoert, Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922, (Çeviren : Ayşe Berktay), s. 201-205.

[4] Yaşar Yücel, Ali Sevim, Türkiye Tarihi 3, Ankara 1991, s. 293.

[5] M. Cavit Baysun, “I. Abdülhamid” Maddesi, Türk Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, C. 1, s.216.