Kayıt Ol

Giriş

Şifremi Kaybettim

Lost your password? Please enter your email address. You will receive a link and will create a new password via email.

Giriş

Kayıt Ol

İslamiyet Öncesi Dönemde Türklerin Dini

Din nedir sorusuna yanıt ararken, onun çok değişik tanımları içerisin­den kültür tarihi açısından daha belirleyici olan Durkheim’in tanımı şöyledir: “Din, kutsal yani birbirinden ayrı ve yasak nesnelerle ilgili olan inançlardan ve belirli tapınma yöntemlerinden meydana gelmiş ortak bir sistemdir.”[1] İn­sanlar, bilinen o eski zamanlardan beri, inanç ve tapınma yönlerinden birbirinden çok farklı dinlere sahip olmuşlardır. Bu farklılık günümüzde de sürüp gitmektedir. Bunları sınıflamak söz konusu olduğunda değişik öl­çütler kullanılmaktadır. Çoğu kez, Mezopotamya, Mısır, Çin, Hint, Yuna­nistan, İran dinleri diye ülkelere, coğrafyaya göre ayrım yapılmaktadır. Kimi kez de “çok tanrılı-tek tanrılı” diye Tanrı sayısına ya da “kitaba dayanan, kitabı olmayan” diye kutsal bir kitabın bulunup bulunmayışına ba­kılmaktadır. Bu ikili ayrımlarda “ilkel ve evrensel dinler” gibi yaygınlık ya da Tanrı kavramının soyut olup olmayışı da dikkate alınmaktadır.

Eski Türk inanışının esasında, eski Yunan veya Ön Asya’da olduğu gibi, eşyayı, heykel veya öteki objeleri ilâh olarak kabul etmeyen bir inanç vardır. Türkler, insanın vücuda getirdiği, yaptığı hiçbir eşyayı, kendilerine de hâkim bir güç, yani ilah olarak kabul etmemişlerdir. Buna karşılık, kendilerinin kontrol edemedikleri büyük tabiat olaylarına saygılı olmuşlar, onlardan korkmuşlardır. Şimşek, gök gürültüsü ve fırtına, onların bakışını gökyüzüne çevirmiştir. Bazen çok büyük ağaçlar gibi tabiatın ortaya çıkardığı şeylere ve olaylara saygılı olmuşlardır. Ancak bunları hiçbir zaman bir ilaha bağlılık gibi kabul etmemişlerdir. Asıl olarak “gök”, insan iradesi dışındaki her şeyin oluştuğu bir yer olarak kabul edilmiştir.[2]

Türklerin, mahiyeti hala tam olarak çözülemeyen Kuzey Asya kavimlerinde genelde “Şamanlık[3] denilen inancın içinde yer aldığı kabul edilir. Bu inanışın, coğrafyadan gelen etkilerine rağmen, eski Türk inanışının birçok yönünü, sadece şamanlıkla açıklamak yetmemektedir. Muhakkak ki, daha erken devirlerde, Türkler tabiattan apayrı bir büyük güce, Tanrı’ya, Gök-Tanrı’ya inanmışlardır.[4]

Şamanizm için de, benzer bir durum vardır. Uzun zaman Türklerin millî dinlerinin Şamanizm olduğu tezi hüküm sür­müştür: Öyle ki eski nesillerin okullarda ilk öğrendiği husus­lardan biri bu olmuştur. İlmi yayınları takip etmeyen geniş kütleler için bu tez bugün de geçerli sayılmaktadır. Hâlbuki bu düşünce de artık terk edilmek zorundadır. Şamanizm, Türklerin eski di­ni olamazdı, çünkü Şamanizm bir din değildir. Özellikle Eliade[5] tarafından ortaya atılan ve birçokları tarafından kabul edilen bu fikre göre, Şamanlık bir din olmaktan çok “Vecd Tekniği”[6] dir. Bu tatbikat Şamanlar tarafından ruhların çağrılması, kö­tü ruhların kovulması gibi bazı pratik gayeler gütmektedir. (mesela hastalıkların tedavisi) Şamanlık birçok kavim gibi Türkler arasında da şüphesiz yaşıyordu fakat Türklere mahsus olmadığı gibi, bir din de değildi.[7]

 

Türkler, disiplinli bir hayat ve toplum düzen­leri yüzünden “Tek Tanrı” düşüncesine çok erken çağlarda erişmişlerdir. Çin ve Hindis­tan gibi ziraat memleketlerinde, Tanrıların sayı­ları pek çoktur. Sabahtan akşama kadar tarlası ile uğraşan bir ziraatçı için, kendi tarlasındaki faydalı ve zararlı hayvanların hepsi de, ayrı ayrı kutsal sayılmaktadır. Ziraatçının gözleri, yalnızca mahsulünde ve bereket getirebilecek her türlü sihirli şeylerdedir. Kabuğunu ev aleti ve etini de gıda olarak kullan­dığı kaplumbağa, pirinç tarlasında sabahtan akşa­ma kadar durmadan öten kurbağa, onun günlük hayatında gönlüne ilham veren unsurlardır.[8]

Atlı Türklerin günlük hayatları ise, ziraatçılardan bambaşkadır. Atlı Türkler yere, yalnızca atlarının ayakları ile bağlıydılar. Onlar ken­dilerini, yağız yer ile masmavi gök arasında asıl­mış ve boşlukta yürür gibi düşünürlerdi. Türkün başı gökteydi. Onun zihnini yoran ve kalbini dolduran tek şey, üzerini kaplayan sonsuz mavilikti. Sonsuz göğün tek rengi ve tek kubbesi, onun düşüncelerini birleştiren ve tek amaca yönelten önemli bir sebepti. Tıpkı ailesini, kendi başkanlığında top­layan kubbeli otağı ve evi gibi; Otağın altında bir aile reisi, gök kubbesinin altında da bir Türk Ka­ğanı vardı. Elbette ki bu sonsuz ve mavi kubbenin, onun üstünde dolaşan güneş, ay ile yıldızların da, bir sahibi ve hakanı olacaktı. Her şeyi o yaratmış ve yarattıklarına da yaşasınlar diye yerler ile suları o vermişti.[9] Türklerin çok erken çağlarda, “Tek Tanrı”ya inanmış olmalarının başlıca sebebi budur. İnanç ve düşüncelerdeki birlik, toplumda da dirlik ve düzeni sağlamıştır. Ayrıca toplumdaki birlik ve disiplin, düşünceleri de törpülemiş ve fikirleri tek bir amaca doğru yöneltmiştir. Tek Tanrılı dinler, ancak yüksek içtimaî bir seviyeye erişmiş milletlerde görülmüştür.[10]

8. yüzyıla kadar giden en eski kaynaklara göre, Orta Asya Türk Hükümdarlığı, Kağan’ın tahta oturduğunda ilân ettiği “törü” veya “yasa”ya yani imparatorluğun düzenini belirleyen bir temel kanuna dayanmaktadır. Başka bir deyişle, hükümranlık otorite ve gücünün, “törü” veya “yasa”nın ilânıyla oluştuğuna inanılmıştır. Bunun yazılı kanıtı, OrhunGök-Türk yazıtlarında tekrar tekrar ifade edilmiştir.[11]

Din geniş ölçüde insan ile Tanrı arasındaki bağlılıktır. Her dinin inanç sistemi, ibadetleri ve kutsal değerleri vardır, insanlık dinî açıdan çeşitli aşamalardan geçmiştir. İlkel insanlar, kendileriyle doğayı birbirinden ayıramamıştır. Bu nedenle tabiat güçlerine tapıldığı dönemler olmuştur. Çok tanrıcı dönemlerde insanlar gizli ruhlara inanmışlar, ya kendi elleriyle yaptıkları putlara, ya da tabiattaki varlıklara tapınmışlardır. İnsanlık tarihinde tek Tanrıcı dinlerin de hüküm sürdüğünü görmek mümkündür. Tek Tanrıcı dinler arasında en son gelen ve en olgun olanı İslâmiyet’tir. İslâmiyet 7. yüzyılın ilk yarısında Hz. Muhammed tarafından duyurulmuş ve hızla yayılmıştır. İslâm hareketi, hem Arabistan’da puta tapıcılığa son vermiş, hem de çağındaki değerlere göre yepyeni görüşler getirmiştir.[12]

İslâmi­yet gibi ileri dinlerde de Tanrının biçimi tarif edile­mezdi, İslâm felsefesinde de güzel söylenmiş bir de­yim vardır: Tanrı’nın vücudu, “vâcib ül-vücûd” idi. Yani Tanrının varlığı, kendince nasıl gerekmişse, öyledir. Onu bilmek, kimsenin haddi değildir. Dede Korkut hikâyelerinde Deli Dumrul’un Tanrı için söylediği şu deyiş, eski Türklerin düşüncelerini şöyle ifade etmektedir.[13]

“Yücelerden yücesin!

“Kimse bilmez, nicesini! Yüce Tanrı!

 

Hz. Muhammed, 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç ettikten sonra daha sistemli ve açık çalışma imkânını bulmuştur. Bazen savaşlarla, bazen üstün kişiliği ve sağduyusuyla duyurduğu yüce dini yaymıştır. İşin başından beri Tanrı’dan vahiy aldığını ve kendisinin son Elçi (Peygamber) olduğunu anlatmıştır. Sağlığında İslâmiyet’in başarılarına tanık olmuştur.  Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Müslümanlar arasında bölünmeler başlamıştır. Bölünme sebeplerinin başında yönetim sorunu gelir. Damadı Hz. Ali’nin, bir süre bekledikten sonra Hz. Ebû Bekir’i halife tanıdığı bilinmektedir.[14]

Ancak Hz. Osman zamanından itibaren yönetim sorunları yüzünden kin tohumları yeşermeye başlamıştır. Hz. Ali’nin halifeliği döneminde bu kin tohumları Hz. Muhammed’in yakın arkadaşları arasında sıcak savaşlara sebep olmuştur. Cemel olayında binlerce Müslüman öldürülmüştür. Savaşın bir tarafının önderi Hz. Muhammed’in damadı Hz. Ali, öteki tarafın büyüğü ise Hz. Muhammed’in eşi Hz. Ayşe idi. Bu savaşta, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr ibn Avam da Hz. Ayşe’nin yanında yer almıştı. Bilindiği üzere bu iki zat, Hz. Muhammed tarafından daha önce Cennete gideceği açıklanan Aşere-i Mübeşşire arasındadır. Görülüyor ki dinde siyasî sorunlar, seçkin ve temiz Müslümanların bile birbiriyle savaşmalarına sebep olmuştur. Abbasîler döneminde Türklere karşı ilgi artmıştır. Halife Memûn’un ordusunda Türk soyundan askerler vardır. Mu’tasım zamanında ise Türklerden oluşan özel birliklerin yetiştirilmesine özen gösterilmiştir. Türkler 9. yüzyıldan itibaren İslâmiyet’e karşı daha çok ilgi duymaya başladılar. Mu’tasım zamanında Maveraünnehir’de İslâmlaşma hızlandı. Türkler genellikle gönülleriyle Müslümanlığı kabul etmişlerdir. 10. yüzyılda Karluklar, Oğuzlar ve Batı Türklerinden iki yüz bin çadır halkı İslâmiyet’i kabul etmiştir. 11. yüzyılda Türk âleminin büyük çoğunluğu İslâmiyet’in etkisi altına girmiştir.[15]

Türkler, yiğit bir ulus olarak Orta Asya’da bazı ülkelere yayıldıklarından çeşitli kültürlerle karşılaşmışlardır. Şamanizm’i, Budizm’i, Manihaizm’i ve hatta Hıristiyanlığı az çok tanımışlardır. Bu nedenle de din konusunda İslâm’dan önce tutuculuğa yönelmemişlerdir.

 

[1] Turan,1990: 85-87.

[2] Tuncer Baykara (2001): Türk Kültür Tarihine Bakışlar, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yay. s.192

[3] Doğaüstü bir güçle ilişki kurduğuna, ondan aldığı bilgilerle büyücülük ve kâhinlik yaptığına inanılan ve şaman adı verilen kişilerin yol göstericiliğine dayanan bir tür beşeri din. (Bkz. Ömer Demir (2005): Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ankara: Adres Yayınları, s.384)

[4] Baykara, 2001: 193.

[5] Bkz. Mircea Eliade (2000): Şamanizm, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları

[6] Şiddetli dini duygu ve heyecan hali; coşma, kendinden geçme.

[7] Turgut Akpınar (1999): Türkler’in Din ve Hukuk Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, s.12

[8] Bahaeddin Ögel (1971): Türk Kültürünün Gelişme Çağları II, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, s.160

[9] Ögel, 1971: 160.

[10] Ögel, 1971: 161-163.

[11] Halil İnalcık (2000): Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adâlet, İstanbul: Eren Yayınları, s.44

[12] Çubukçu, 1990: 65.

[13] Ögel, 1971: 162-164.

[14] Çubukçu, 1990: 66.

[15] Çubukçu, 1990: 67-69.