Kayıt Ol

Giriş

Şifremi Kaybettim

Lost your password? Please enter your email address. You will receive a link and will create a new password via email.

Giriş

Kayıt Ol

Mehmet Ali Paşa Ayaklanması ve Mısır Sorunu

MEHMET ALİ PAŞA AYAKLANMASI VE MISIR SORUNU

 XVIII. yüzyılın sonlarından 1830 yılına değin son derecede önemli hayati nite­likte çeşitli dış ve iç sorunlarla uğraşmak zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğu, bir yandan bunların çözümlenmesi amacıyla birçok savaşlar ve politik girişimler yaparken, öbür yandan da devletin artık eskimiş yönetim kurumlarını çağdaşlaştır­ma etkinliklerini (ıslahat) sürdürmekte idi.

Fakat bütün bu yoğun faaliyetlere rağmen devletin bütünlüğünü ciddi biçimde sarsmakta olan iç ve dış sorunların çözümlenmesinde başarılı olunamamıştı. Gerçekten bağımsız bir Yunan Devletinin kurulması sonunda Mora ve çevresi elden çıktığı gibi (1829), Fransız işgali sonu­cunda da Cezayir kaybedilmişti (1830) ki, böylece Akdeniz’de önemli stratejik konumda bulunan iki toprak parçası imparatorluktan ayrılmış oldu.[1] Bu iki olay sonucunda yeni Yunan Devletinin kurulmasıyla milliyetçilik, Fransızların Cezayir’i  işgal etmesiyle de sömürgecilik örneği verilmek suretiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun içten ve dıştan çözülmesi, emperyalist Avrupa devletleri tarafından hız­landırılmış oldu. Siyasi ve askeri etkinliklerin böylece gelişmekte olduğu sıralarda, Mısır Osmanlı valisi Mehmet Ali Paşa’nın ayaklanma hareketiyle karşıla­şıyoruz. Önceleri Osmanlı Devletinin bir iç sorunu olarak kendini gösteren bu ayaklanma, büyük Avrupa devletlerinin müdahale etmeleri sonucunda uluslararası bir sorun niteliğine bürünmek suretiyle devleti, 10 yıl gibi oldukça uzunca bir süre meşgul etti. Böylece Avrupa devletlerinin Osmanlı İmparatorluğuma karşı uygulamaya çalıştıkları bölme ve dağıtma politikaları, bir kez daha kendini göster­miş oldu. Söz konusu ayaklanmanın başlaması, Mehmet Ali Paşa’nın kişili­ği ve Mısır’daki etkinlikleriyle yakından ilgili olduğu için olayın anlatımına başla­madan önce, bu konuda genel nitelikte bilgi verelim:

1769’da    Kavala ilçesinde dünyaya gelen Mehmet  Ali,   ilçenin bekçisi olan babası İbrahim Ağa’nın genç yaşlarda ölümü üzerine   Kavala mütesel­limi bulunan amcası Tosun Ağa’nın koruması altına girmiş, fakat daha sonra amcasının hükümet buyruğuyla idam edilmesi sonucunda hayatta yapayalnız kal­mıştır. Bir süre sonra   Kavala ‘da ticaret yapan Fransız kökenli Leon’un hizme­tine girerek onun postacı, daha sonra da simsarlık görevlerini yürüttü. L e o n ‘ un kendisine sonderecede iyi ve ılımlı davranması, Fransızlara hayranlık duymaya başlayan Mehmet   A l i’ nin daha sonraki politik yaşamında büyük etki yap­mıştır.[2] Daha sonraki yıllarda (18 yaşında) askerlik mesleğine giren Mehmet Ali,   bu meslekte dikkatleri üzerinde toplayacak derecede büyük basanlar ka­zandı. Bu sıralarda Fransızların   Mısır’ı işgal etmeleri üzerine   Osmanlı hükümeti, Fransızlara karşı bir ordu sevketmişti. Bu orduda    Kavala hâkiminin yetiştirdiği ücretli bir askeri birlik de bulunuyordu. Bu birliğin komutanı   Kavala hâkiminin oğlu Ali Ağa,    yardımcısı ise M e h m e t Ali idiler. Fakat daha sonra A l i Ağa’ nın   Kavala’ya dönmek zorunda kalması üzerine Mehmet Ali, bu bir­liğin komutanı olmuştur. Okuması yazması bulunmayan, fakat sonderecede çalış­kan, zeki, yiğit, becerikli ve dengeli bir karaktere sahip olan Mehmet Ali, kısa sürede Kahire’de kendini göstermeyi başardı. Fransızların Mısır’dan ayrılma­larından (1801) sonra Kahire’de serçeşmelik unvanıyla başıbozuk askerlerin ku­mandanı olmayı başardı. Öte yandan Mısır’ın Fransızlardan gemi alınmasından sonra bu ülke sorunu henüz çözümlenmemişti. Zira bir dost olarak Mısır’a kuvvet çıkaran İngilizler, buradan kuvvetlerini çekmedikten başka bu ülkede yoğun faali­yetlere giriştiler; buna paralel olarak Kölemen beyleri de Osmanlı Devletiyle olan tâbi statülerini ciddi biçimde zayıflatma çabalan içinde idiler; işte bu nedenle Mı­sır’da durum,  çok tehlikeli boyutlara ulaşmış idi. İşte bu sebeplerle Osmanlı hükümeti, Mısır’da düzeni ve güvenliği sağlamak amacıyla burada güçlü bir yöne­tim kurmak suretiyle burada merkezî otoriteyi hâkim duruma getirmek niyet ve kararında idi; bunun gerçekleştirilmesi için de Hüsrev  Paşa, Kahire valiliğine atanarak “Mısır’da merkeze bağlı güçlü bir yönetim kurmakla” görevlendirildi. Derhal göreve başlayan Hüsrev  Paşa,  Mısır’da modern ve düzenli bir ordu kurma etkinliklerini başladıktan sonra artık gereği kalmamış olan başıbozuk asker­leri Kahire’den uzaklaştırmaya girişince onlar, “maaşlarının henüz verilmemesini” ileri sürerek ayaklandılar; duruma hâkim olamayan Hüsrev  Paşa  ise Kahi­re’den kaçmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Osmanlı hükümeti, bu ayaklanma hareketini kabullenerek Ali Paşa (Cezayirli)’yi Mısır Valiliğine atadı ise de  Kölemen  beylerinin   yeni   valiyi   benimsememeleri  üzerine  bu  kez  valiliğe Hurşit   Paşa’yı atamak durumunda kaldı. Kahire’ye gelip göreve başlayan Hurşit  Paşa,  gizlice yaptırdığı araştırmalar sonucunda, “şimdiye değin cere­yan etmiş bulunan bütün olaylann Mehmet Ali tarafından düzenlenmiş oldu­ğunu” tespit etti; bu nedenle de Mısır’dan uzaklaştınp sükuneti sağlamak amacıy­la onun Cidde valiliğine atanmasını sağladı. Fakat Mm/-‘dan asla ayrılmak istemeyen Mehmet  Ali,   Hurşit  Paşa’ya karşı isyan eylemine girişti. Bir yandan Osmanlı Devleti’nin zaafiyetinden, öbür yandan da merkezi hâkimiyete karşı çı­kan Kölemenlerin Fransızlarla giriştikleri savaşlarda büyük ölçüde yok olmalan nedeniyle Mısır’da ortaya çıkan hâkimiyet boşluğundan faydalanmayı düşünen Mehmet Ali, bu ülkede yönetimi ele geçirme fırsatının geldiğine artık inanmıştı. Gerçekten o, Mısır’a, atanan bütün Osmanlı valilerini (Hüsrev, Tahir, Ali ve Hurşit   Paşa’lar)   Mısır’dan uzaklaşmak zorunda bırakmayı başarmış, böylece   ülkede   âdeta   tek   hâkim   durumuna   gelmişti.

Mısır’daki   Mehmet Ali’ nin   Mısır valiliği   ve   icraatı,   bu   gelişmeleri   yakından   izleyen   Osmanlı hükümeti, “Yılda devlet hazinesine belirli bir miktar vergi ödemek ve Medine’yi işgal etmiş bulunan Vehhabâerin ayaklanmasını bastırmak, şartlarıyla Mehmet Ali’yi Mısır valiliğine atadı(1805).  Derhal göreve başlayan Mehmet   Ali Paşa,   ilk icraat olarak Mısır’da yönetim, tarım, bayındırlık ve ticari alanlarda büyük yenilikler yapmak üzere harekete geçti ve gerçekten de bu etkinlikleri so­nunda oldukça başarılı oldu. Gerçekten o, Nil’den İskenderiye’ye açılan Mahmu­diye kanalıyla toprağın sulanması gerçekleştirildiği gibi Kölemen ve vakıf toprak­lan devletleştirilmiş, ziraate ürün vergisi konmuş, ticaret ve endüstri de devlet te­keline alınmıştır. Bu arada pamuk, afyon, pirinç ve hububat ekimleri geliştirilmiş­tir. Bu arada iplik, bez ve şeker fabrikaları da açılmıştır.[3]

Nitekim 13 bin kese olan Mısır gelirini 400 bin keseye çıkarttı; bunun 12 bin kesesi devlet hazinesi için İstanbul’a gönderildi. Bu yükselen gelirin bir bölümünü Mısır\n kalkınması hususunda gerçekleştirilen işlere sarfeden Mehmet Ali Paşa, başta Fransa olmak üzere A vrupa memleketlerine öğrenim yapmak için genç öğrenciler gönderdikten başka Avrupa’dan da çeşitli alanlarla ilgili uzmanlar (subaylar vs.) getirtti. Böylece gerçekleştirdiği bütün bu etkinlikler sonunda Mehmet Ali Paşa, Avrupa’yı örnek alarak hiç bir dış müdahaleye maruz kalmaksızın çağdaş bir ordu ve donanma oluşturmayı başardı. Fakat bir süre son­ra Mehmet Ali Paşa’yı Kölemen beylerinden daha tehlikeli bulan Osmanlı hükümeti, Rusya ile savaş durumunda bulunduğu (1806) için ona karşı herhangi-bir harekete geçmedi; böylece bütün icraatın da bağımsız hareket ederek Mısır’da tam anlamıyla bir hâkimiyet kurmayı başardı ve dolayısıyla Doğu Akdeniz’de et­kin bir siyasi ve askerî rol oynabilme konumuna gelmiş oldu. Bu kalkınma etkin­liklerini başarıyla yürüttüğü sıralarda Mehmet Ali Paşa, bir yandan da ülkede sürekli olarak huzursuzluk çıkarmakta olan Kölemenler ve İngilizlerle mücadelelerde bulunuyordu. Sonunda o, güya Kölemenleri korumak suretiyle Mı­sır’da yerleşmeyi planlayan ve İskenderiye’yi ele geçirmiş bulunan İngilizleri yenil­giye uğratıp, Mısır’dan uzaklaştırmayı başardı (Mart 1807). Bu basandan sonra Mehmet Ali Paşa, islâm âleminde üzüntü ve heyecan yaratan Hicaz’daki Vehhabî ayaklanmasını bertaraf etmek için derhal harekete geçti. Oğlu Tosun ve İbrahim Paşaların kumandası altındaki ordunun harekete geçtiği gün olan l Mart 1811’de Kölemen beylerini kalede düzenlediği bir şölene davet etti ve şölen sırasında onların büyük bir kısmını öldürttü; böylece o, Mısır’da tek başına hâkim duruma geçmiş oldu. Öte yandan harekâtım sürdüren ordu Vehhabi ayaklanması­nı kısa sürede bastırmayı başardı. Böylece Osmanlı hükümetinin bastıramadığı bu isyan böylece bertaraf edildi (1812). Bu basan sonunda Mehmet Ali Pa­şa, İslâm âleminde büyük bir ün sahibi oldu. Bunun üzerine kendisine Osmanlı hükümeti tarafından Hicaz ve Habeş valilik görevleri de verildi. Daha sonra askerî harekâta girişen Mehmet Ali Paşa Sudan’ı da ele geçirmeyi başardı(1822).

Bu basanlardan sonra o, bir Mısır Devleti kurma yolunda sağlam temellerini at­mış bulunuyordu. Daha önce değinildiği üzere, bu sıralarda Osmanlı Devleti son-derecede ciddi iç ve dış sorunlarla uğraşmaktaydı. Sultan II. Mahmut devletin içinde bulunduğu bu ciddi durumda büyük ve başarılı etkinliklerde bulunmuş olan Osmanlı valisi Mehmet Ali Paşa’nın büyük yardım ve desteğinden fayda­lanabilirdi; fakat o, tam tersine, onun basanlarım çekemeyen çevresindeki bir ka­sım devlet adamlarının kışkırtmasıyla Mehmet Ali Paşa’ya karşı olumsuz bir tavır takınmaya başladı.[4]

Böylece hükümranlık sahasını genişletme planlarını uygulayan Mehmet Ali Paşa ile sultan II. Mahmut arasında başgösteren gerginlik gün geçtikçe artmaya başladı. Fakat bütün bunlara rağmen Osmanlı Devleti bu sıralarda gittikçe yayılma eğilimi gösteren Mora’daki Rum ayaklanması­nı bertaraf edecek güce sahip değildi, bu nedenle Suriye, Girit ve Mora valilikleri verilmek suretiyle Mehmet Ali Paşa’nın askerî yardımı sağlandı; böylece Mısır valisi, yetki alanını daha da genişletme olanağı elde etmiş oldu. Hattâ Fran­sızlar dahi Cezayir sorununu, Mehmet Ali Paşa aracılığıyla çözümleme yo­lunu yeğlemişti.[5] Böylece maddi ve manevi bakımlardan kuvvet ve kudretinin en yüksek bir düzeye çıktığına inanan Mehmet Ali Paşa, tam bağımsız bir devlet kurmak amacıyla Osmanlı Devleti’ne karşı isyan bayrağını çekmede hiçbir sakınca görmedi.[6]

İSYAN HAREKETİ

 Daha önceki kısımlarda görüldüğü üzere, oğlu İbrahim Paşa komutasın­da sevkettiği kuvvetlerle Mora’daki Rum ayaklanmasını bastırmayı başaran Mehmet Ali Paşa, Navarin olayında Osmanlı donanmasının yanı sıra kendi Mısır gemilerinin de yok edilmesinden sonra hükümetin iznini almaksızın kuvvet­lerini Mora’dan çekip Mısır’a nakletmişti; onun bu sorumsuzca hareketi Osmanlı hükümeti tarafından hoş karşılanmadıktan başka onun Mısır’da sanki bağımsız bir hükümdarmış gibi hareket ve davranışlarda bulunması, Osmanlı hükümetini ciddi biçimde kaygılanmaya ve endişelendirmeye başladı.Bütün bunlardan başka devam eden Osmanlı-Rus savaşı (1828-29) nedeniyle, kendisinden istenen askerî yardımı göndermemesi, sultan II. M a h m u t ile arasının şenderece açılıp gerginleşmesine neden oldu, bu gerginlik, özellikle sultanın çevresindekilerin etkisiyle Ruslarla im­zalanan Edirne Antlaşması (1829)’ridan sonra en yüksek bir düzeye ulaştı. Bütün bu gelişmeler sonucundan sultan II. Mahmut, Mora ayaklanmasını bastırmasına karşılık vermeyi vaadettiği Suriye, Girit ve Mora valiliklerini vermedikten başka, onu Mısır valiliğinden uzaklaştırma planlan yapmakta idi. Öte yandan padişahın ve hükümetin kendisi hakkındaki tutum ve kararlılıklarını dikkatle yakından izle­yen Mehmet Ali Paşa, Mısır için stratejik bakımdan sonderecede önemli konumda bulunan Suriye’yi zaptetmek amacıyla askerî hazırlıklara başladı; bu sıralardaki (1830) Suriye’deki huzursuzluk ve buhran, kendisinin harekâta başlaması için ka­çırılmayacak önemli bir fırsat oluşturmakta idi. Gerçekten Suriye bu sıralarda (1830) Suriye ülkesi, devletin merkezî hâkimiyetinin zaafiyete uğraması aynca im­paratorluğun bati bölgelerinde cereyan eden önemli olaylarla uğraşmak zorunda kalması nedenleriyle birbirleriyle anlaşmazlık durumunda bulunan ve kendi başla­rına buyruk valilerin yönetimleri altında idi. Bunlardan özellikle Akka valisi Abdullah  Paşa,   yönetim alanını genişletmek suretiyle âdeta bağımsızlık hazır­lıkları yapmakta idi; bu nedenle o, Suriye’yi yönetimine geçirme çabası içinde gördüğü Mehmet  Ali  Paşa’yı kendisi için sonderecede tehlikeli bulmakta idi; bu bakımdan ona karşı birtakım önlemler almakta gecikmedi. Abdullah Paşa, bu sıralarda, Mehmet Ali Paşa’nın çok sert tutum ve davranışlar nedeniyle Mısır’dan kaçarak Akkâ’ya sığınan bir kısım halkı, Mehmet   Ali Paşa’nın ısrarlarına rağmen geri Mısır’a göndermedikten başka ondan aldığı borç paralan da ödemedi. Böylece yönetim alanlarını genişletme çabalan için de görünen iki vali arasında gergin bir hava esmeye başladı. Öte yandan Doğu-Ak-deniz’de önemli konumda bulunan Mısır ve Suriye valileri arasındaki devletin merkezî hâkimiyetini zaafiyete düşürmeye yönelik bir anlaşmazlığı banş yoluyla çözümleme hususunda pek çok çaba gösterdi, fakat başarılı olamadı. Güya Ab­dullah   Paşa’yı cezalandırmak isteyen Mehmet   Ali   Paşa,   esasında Suriye’yi yönetimi altina almak niyet ve kararında idi ki, bu durumda da tâbi devlete karşı isyan etmiş olacaktı. Esasında, daha önceleri, Suriye vali ve emirleri arasında baş gösteren anlaşmazlıklara sanki bir hakem srfatiyla müdahale edip bir­takım yararlar sağlamak suretiyle bu ülkede yetki ve hâkimiyet kurmayı başarmış­tı; bu arada da oldukça büyük bir askerî güce sahip olan Lübnan emîri B e ş i r ile bir antlaşma yapmış, böylece de Lübnan’da kendisine yandaşlar kazanmıştır. Rusya ile giriştiği savaştan (1828-29) yenilgi ile çıkan Osmanlı Devleti dışta ba­ğımsız bir Yunan Devletinin kurulması ve Fransızların Cezayir\ zaptetmeleri, içte de ülkenin birçok bölgelerinde başgösteren ayaklanma hareketleriyle uğraşmakta idi: Avrupa devletleri de 1830 ihtilâllerinin yarattığı sorunlarla çalkalanmakta idi­ler. İşte bütün bu nedenlerle Mehmet Ali Paşa,  girişeceği askeri harekâta Osmanlı ve Avrupa devletlerinin kendisi için tehlike yaratabilecek bir karşı hare­kette bulunamayacaklarını tahmin etmekteydi. İşte bu düşünce ve hazırlık dönem­lerinden sonra M ehmet Ali Paşa, Akkâ valisi Abdullah P aşa’yi ce­zalandırma bahanesiyle kara ve deniz kuvvetlerini Suriye üzerine şevketti [7](14 Ekim 1831). Mehmet Ali Paşa’ nın oğlu İbrahim Paşa’ nın kumandasında­ki Avrupa standartlarına göre düzenlenmiş olan ve atlı ve yaya olmak üzere 24 bin kişiden oluşan bu orduda 100’e yakın çeşitli top vardı; bundan ayn olarak 40 savaş ve nakliye gemisinden oluşan modern niteliklere sahip bir donanma da İs­kenderiye limanından Yafa üzerine harekete geçirilmişti. Kara ordusunun el-Ariş-Gazze kara yolunu kontrol altına aldığı sıralarda donanma da ya/aya ulaşıp şehir ve kalesini teslim almak zorunda bıraktı (8 Kasım 1831).İleri harekâtını sürdüren İbrahim  Paşa  komutasındaki kara ordusu da kısa zamanda bütün Filistin\ işgal ettikten sonra ulaştığı Akkâ kalesini karadan, donanma da denizden kuşat­maya başladı. Kenti şiddetle savunan Abdullah  Paşa,  Mısır kara ve deniz kuvvetlerine oldukça ağır kayıplar verdirdi. Akkâ kuşatmasını böylece sürdüren İbrahim  Paşa,  ileri harekâtına devam ederek hiçbir direnişle karşılaşmadığı Sur, Sayda, Beyrut ve Trablus kentlerini kolaylıkla zaptedip buralara valiler atayıp askeri birlikler yerleştirdi; özellikle buralarda oturan Hıristiyan ve Yahudi halka geniş haklar verip iyi muameleler yapmak suretiyle onların güven ve desteğini sağladı. Öte yandan Abdullah   Paşa’ nın savunmakta olduğu Akkâ kalesi, altı ay süren bir kuşatma harekâtından sonra teslim olmak zorunda bırakıldı (27  Mayıs 1832). Haziran 1832’ye dek sürdürülen askerî harekât sonucunda bütün Suriye ülkesi, Mehmet Ali Paşa’nın yönetimi altına alınmış oldu. Öte yandan Mehmet Ali Paşanın Suriye yi işgal etmesi üzerine Osmanlı hükümeti, onun bir asi olduğunu ilân etti ve Mısır, Girit ve Habeş valiliğine ve başkomutan­lığa atadığı Hüseyin Paşa (Ağa)’yıbir orduyla birlikte Haleb’e yolladı. Öte yandan Şam\ işgal eden (15 Haziran 1832) İbrahim Paşa, 30 bin kişi­lik ordusuyla ulaştığı Humus yakınlarında Mehmet Paşa’nın kumandasındaki Osmanlı öncü kuvvetlerini yenilgiye uğrattı (8 Temmuz 1832), daha sonra da Beylan (Belen) geçidinde Hüseyin Paşa (Ağa) ‘nın komutasındaki asıl Os­manlı ordusunu tam anlamıyla bozguna uğrattı (29 Temmuz 1832), daha sonra ileri harekâtım sürdüren İbrahim Paşa Urfa, M araş, Adana ve çevrelerin iş­gal ettikten sonra Toros dağlarını geçip Konya yönünde ilerlemeye başladı. Bu­nun üzerine son derecede büyük bir telaşa kapılan sultan II. Mahmut, ken­disine önerilen Rus askerî yardımını kabul etmemiş, fakat bununla birlikte İngilte­re’den yardım sağlama girşiminde bulundu. Bu arada da Reşit Mehmet P a ş a’ yi 60 bin kişilik bir orduyla Anadolu’da ileri harekâtım sürdüren ibra­him P a ş a’ ya karşı gönderdi. Bir süre sonra Konya ovasında yapılan savaşta Osmanlı ordusu kesin bir yenilgiye uğratıldıktan başka Reşit Mehmet Pa­şa da İbrahim Paşa kuvvetleri tarafından yaralı olarak tutsak alındı (21 Aralık 1832). Bu basanlar üzerine Mehmet Ali Paşa’ya karşı koyacak hiçbir Os­manlı kuvveti kalmamış, bu sonuçla o, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı saltanatına sahip olma durumuna bile ulaşmış oluyordu.[8] Bu arada İbrahim Paşa’nın kumandası altındaki ordu, hiçbir direnişle karşılaşmadan ileri harekâtım sürdüre­rek Konya’dan Kütahya’ya geldi (2 Şubat 1833). Bu ciddi durum karşısında sul­tan II. Mahmut, Mehmet Ali Paşa ile anlaşma yolunu seçmeyip ona karşı Avrupa devletlerine yardım için başvurmayı yeğledi. Esasen Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı İmparatorluğuna hâkim duruma geçmesi olasılığı karşısında bölgedeki çı­karlarının kaybolacağını düşünen Avrupa devletleri, harekete geçmekte tereddüt göstermemişlerdir. Böylece Mehmet Ali Paşa ayaklanması, bir iç sorun ol­maktan çıkıp uluslararası bir sorun durumuna gelmiş oldu.[9]

[1] Abdülhaluk Çay, “Coğrafya-Tarih”, Türk Dünyası El Kitabı, C. 1,İstanbul 1998, s. 456.

[2] Donald Quatoert, Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922, (Çeviren : Ayşe Berktay), s. 232.

[3] Münir Aktepe, “III. Ahmet”  Maddesi, Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 2, İstanbul 1989, s.71.

[4] Abdülkadir Özcan, “Karlofça” Maddesi, Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 24. İstanbul 2001, s. 568.

[5] M. Cavit Baysun, “I. Abdülhamid” Maddesi, Türk Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, C. 1, s.220.

[6] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. 4, Ankara 1978, s.336

[7] Mehmet Saray, Türk-Rus Münasebetlerinin Bir Analizi, İstanbul 1998, s 98.

[8] M. Cavit Baysun, “I. Abdülhamid” Maddesi, Türk Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, C. 1, s.220.

[9] Münir Aktepe, “III. Ahmet”  Maddesi, Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 2, İstanbul 1989, s.76.