Kayıt Ol

Giriş

Şifremi Kaybettim

Lost your password? Please enter your email address. You will receive a link and will create a new password via email.

Giriş

Kayıt Ol

Örf Adet ve Gelenekler

 Örf

İnsan topluluklarında, âdetler, örfler[1], görenekler ve gelenekler “kültür unsurları” olarak, insanların duygularına, düşüncelerine ve davranışlarına doğrudan doğruya tesir ederler. Bu kültür unsurları sosyal gruplarda insanlar arası ilişkileri, sosyal etkileşim açısından, sosyal beklentilere ve daha üst düzeyde ise, sosyal kurumlar bakımından, insanlar arası ilişkileri sosyal kaidelere bağlarlar. Onlar, sosyal gruplara benlik katan ve onları yaşatan özelliklere sahiptirler. [2]

Örfler, çoğu zaman toplumun katı beklentileri olarak nitelenen birtakım örnek tutum ve davranışlardır. Örfler, aynı zamanda toplumu bir arada tutan değerler sisteminin temel taşları arasındadır.  Bu değerler sistemi, toplumsal yapının durumuna göre giderek özel bir hukuk sistemine göre ya da o sistemdeki bir yasa maddesine de gerekçe olabilmektedir.

Örflerin bireyle birey, bireyle aile, bireyle komşular ve akrabalar, bireyle halk ve ulus arasındaki ilişkileri, davranışları, tutum ve tavırları düzenleyen ve belirleyen işlevleri vardır. Toplumun her üyesini sürekli olarak baskı altında tutan örfler, zorlayıcı yaptırıcı ya da yasaklayıcı yaptırımlarıyla bireyin grupla cemaatle ya da toplumla uygun olmasını sağlarlar. Öte yandan cins, yaş, sınıf ve mesleklere göre belirlenmiş çeşitli örfler bunlar arasında bağlantıyı koruma, kollama, pekiştirme ve denetleme işlevleriyle de yüklüdürler. Örflere karşı çıkma kimi toplumlarda yasaya karşı çıkmayla bir tutulur; hatta zaman zaman yasaların da üstünde tutularak katı bir tutumla birey cezalandırılır. Bir sosyo-kültür biriminde kanun ve ahlâk kaidelerinin yerine geçebilecek kadar kuvvetli fakat kanunî yaptırımla desteklenmeyen davranış kalıbına örf-töre adı verilir. Yaptırımları en kuvvetli olan kural çeşididir.[3] Bir kültürün de­ğerler sisteminin bünyesinin temelinde yer alırlar. Diğer bütün sosyokültürel kuralların üzerinde kuvvete sahiptirler. Örf-töre, birçok kültürde zamanla ya­zılı kanunlar haline dönüşür ve o sosyokültürel yapının bütün fertlerini bağla­yıcı, sınırlayıcı bir fonksiyon kazanır.

Âdet

Adetler[4], tıpkı örfler gibi birçok sosyal içerikli ilişkiyi düzenlemekte, yönetmekte ve denetlemektedirler. Toplumsal yaşamın düzenli gitmesinde, kuralların uygulanmasında adetler etkili olmaktadırlar; örneğin karşılama ve uğurlamalar; yemek ve sofra düzenleri; geçiş dönemleriyle ilgili kutlama ve kutsamalar; kız isteme, nişanlılık ve evlenme usulleri; cinsler, yaş grupları, meslek mensupları arasındaki ilişkilerin biçimleri; selamlaşma, hatır sorma sırasında uyulması gereken kurallar; bayramlar, mevsimler, önemli günlerle ilgili davranış biçimleri; “yas alma”,”baş sağlığı dileme” gibi durumlarda söylenecek sözler, takınılacak tavırlar ve tutumlar adetlerin alanına girerler.[5]

Adetler çeşitli kökenlerden kaynaklanmış ve biçimlenmişlerdir; bunlar içerisinde geçmiş zamanların yaşama biçimleri, dünya görüşleri, ilginç rastlantı ve olaylar önemli bir yer tutarlar. Bir toplumda, toplumun bütününü ilgilendiren adetler olduğu gibi, çeşitli mesleklerin, mezheplerin, etnik grupların v.b. kendilerine özgü adetleri vardır. Adetlerin pratikteki uygulanışını giderek gelenekleşmesini sağlayan bu konuda bilinçli ya da bilinçsiz görev üstlenen yaş ve cins gruplarıyla dinsel liderler, dernek yöneticileri, oyun grubu başkanları bulunmaktadır. Kimi adetler oldukça durağan ve sürekliyken, kimisi de zamanla değişebilen niteliktedir. Adetlerden bir bölümü toplumun büyük değişim çalkantısına ayak uydurarak özlerinde ve biçimlerinde sınırlı değişmelere uyarak benliklerini bir dereceye kadar korurken, bir bölümü de tıpkı canlı organizmalar gibi etkinliği ve diriliğini zamanla yitirerek gün gelir ortadan kalkarlar.

Gelenek

Gelenekler geniş anlamıyla bir kuşaktan ötekine geçirilebilen bilgi, tasarım, boş inanç, yaşantı biçimi; daha geniş anlamıyla maddi olmayan kültürdür. Dar anlamda ise, kuşaklar boyunca bir toplumun örneğin kutsal ya da politik işleri gibi önemli konulardaki görüşlerdir. Gelenekler sözlü ve yazılı olmak üzere iki bölüme ayrılırlar. Tıpkı adetler gibi, ama onlardan daha güçlü olarak toplumsal yaşamın düzenlenmesinde ve denetlenmesinde önemli rol oynarlar. Nitelikleri bakımından genellikle tutucu olan gelenekler aile, hukuk, din ve politika gibi toplumsal kurumlar üzerinde etkilidirler; bilim ve sanat, geleneklerin daha az etkisi altındadırlar. Bireyin bağlı bulunduğu grubun ya da toplumun geleneklerine karşı çıkması, bu karşı çıkışın derecesine göre bireyin toplulukça dışlanmasından saldırıya uğramasına, hor görülmesinden alaya alınmasına kadar genişleyen tepki türlerinde biçimlenir. Geleneklerin tıpkı örfler gibi yasalarla belirlenmiş türleri vardır. Yasa, geleneklere ve onlara aykırı davranışlar için verilecek olan cezaları bir ölçüye sokmaya çalışır. Gelenekler, genellikle yasalardan çok daha geniş bir alanı yönetirler.[6]

Bir kültür içinde her zaman var olduğuna inanılan, sosyal olarak bir nesil­den diğerine sözlü anlatma yollarıyla aktarılan alışkanlıkların, normların top­lamı olarak tanımlayabileceğimiz Gelenekler; mensup oldukları kültürlerin üyeleri arasında ortak bir ruh ve dolayısıyla sağlam bir örgü (kalıp) meydana getirerek kültürel devamlılığı sağ­larlar. Yaygınlık ve yaptırımların kuvveti açısından göreneklerden kuvvetli, âdetlerden zayıftırlar. En yavaş değişen çeşitten normlardır. Adetlere göre kuvvetli yaptırımlara sahip olmayan, görüp tekrarlanarak alı­şılagelen normlar “görenekler” olarak gruplandırılmaktadır. Âdet ve gelenek­lere göre daha kuvvetsiz, daha kolay terk edilebilen çeşitten davranışlardır. Yaptırımları en yumuşak normlardır. Belli bir topluluğun günlük hayatında her türlü ihtiyaç halinde uygulaya geldiği yol veya yöntemlerdir. Bu anlamı ile ilk defa Amerikalı sosyolog William Graham Sumner tarafından Folkways (1907) adlı kitapta kullanılmıştır.[7]

İnsanların giydikleri ve takındıkları şeyler, renkleri ve biçimleri ile toplumsal ya da ulusal kültürü dışa yansıtan en belirgin ölçütlerden biridir. Öyle ki kimi durumlarda kişilerin salt giyim ve kuşamlarına bakarak onların hangi toplumdan olduklarını kestirmek olanağı vardır. Çok deği­şik toplumlardan olan bireyler bir araya geldiklerinde fiziksel görünüm­leri dışındaki farklar, ancak ulusal giysilerini giydiklerinde belirginleşir Gerçi günümüzde çok büyük boyutlara varan kültür alışverişi ve moda nedeniyle giyim kuşamda da bir benzerlik, bir yakınlaşma meydana gel­mekte ise de, yerel ya da ulusal giysiler yine de önemlerini ve etkinlik­lerini korumaktadır.[8] Sayıları gittikçe artan festivallerde ve şenliklerde genellikle ulusal kıyafetler giyilmekte, moda pazarlarında da eski giysi­leri yansıtan esintilere ağırlık verilmektedir. Bu eğilimin etkisi altında olacak ki Türkiye’deki turistik yörelerde “Türk kahvesi” ile “Maraş don­durması” bile ulusal sayılan eski kıyafetlere bürünmüş kişilerce satılmaktadır.

Tarihleri boyunca çeşitli ülkelere yerleşip devletler kuran ve pek çok yabancı kavimle iç içe, yan yana yaşayan Türklerin giyim ve kuşamların­da büyük değişiklikler olması kaçınılmazdır. Günümüzde kullandığımız baş­lıca giyim eşyaları adlarına ilişkin yüzeysel bir inceleme bile bunların birçoğunun Türkçe olmadığını ve alındığı ülkedeki adla yaygınlaştığını göstermektedir. Örneğin Türkçe giyim – kuşam deyimi ile kılık- kıyafetteki, kıyafet sözcüğü Arapçadan alınmıştır. Eski Türkçede don, içe ve dışa giyilen şeylerin tümü, yani giysi demek iken giderek ayağa giyilen iç çamaşır anlamında kullanılır olmuştur. Çamaşır sözcüğü ise Farsçadan geçmiştir. Giysi, Türkçe iken Arapça olan elbise sözcüğü daha yaygınlık kazanmıştır.[9]

İslamiyet’e girişten sonra İran ve Arap giyimlerinin etkisinde kalan Türk giyim kuşamının, batıya yönel­me ve çağdaşlaşma eğilimleri sonucunda bu kez de Avrupa’dan esinlen­diği, o etki alanına girdiği görülmektedir. Düzenleme hareketlerine örnek alınmasının yanı başında modaya da öncülük etmesi nedeniyle Fransa’nın ön planda gelmesini de doğal karşılamak gerekir. Nitekim siyasal ve ekonomik ilişki­lerin artması sonucu son yıllarda İngiliz ve Amerikan giyimlerinin gittikçe yaygınlaştığı dikkati çekmektedir. Öteki alanlarda olduğu gibi İslam öncesi Orta Asya dönemindeki Türk yaşayışını ayrıntılarla gösteren yazılı belgeler bulunmamaktadır.[10]

Bu özelliklerin başında, Türklerin hayvancılıkla uğraşan ve ata özel bir değer veren göçebe bir kavim olarak giyim eşyalarını deriden yapma­ları ve biniciliğe elverişli bir biçimi yeğlemeleri gelmektedir. Aslında ilk gi­yim malzemesi için bitki yaprakları kullanılmış da olsa, avcılık ve hayvancılık dönemine geçişten sonra, insanların, genelde avladıkları ya da besledikleri hayvanların postlarından yaptıkları giysileri giydikleri bilinmektedir. Orta Asya’da yaşayan Türkler, kimi araştırmacıların at kültürü diye adlandırdıkları bir yaşam biçimi sürdürdükleri için, giyimlerinde de süvariliği ön planda tutmak gereğini duymuşlardır.[11]

Türklerin günlük hayatla ilgili gelenek ve görenekleri Ahî birlikle­rince 13. yüzyıldan itibaren sistemleştirilerek yazılı görgü kuralları hali­ne getirilmiş, zaviyelerde öğretilmeye başlanmıştır. Her insanın evde, sokakta, çarşıda, hamamda, mabette, mezarlıkta, misafirlikte uyması is­tenen kurallar 124 adettir. Bu kuralların yarısından çoğu bugün de bütün dünyada benimsenen görgü kurallarıdır. Günün ihtiyaçları, Avrupa devletleriyle yakın ilişkiler Türk gelenek ve görenekleri arasına yeni davranış kalıplarının girmesine zemin hazırlamıştır.[12] Örneğin; Büyüklerin sözleri kesilmez. Büyükler de küçükleri sabırla dinler Yanlış konuşmalara kızılmaz. Hoşgörüyle doğrular anlatılır. Argo sözler kullanılmaz. Aile dışında da herkesle nazik konuşulur. İsimlerin sonu­na “Bey, Hanım” sözleri eklenir veya “Beyefendi Hanımefendi” diye hi­tap edilir. “Sen-ben” denmez, “Siz-biz” denir. Konuşurken el ve kollar sallanmaz, bağırılmaz. Konuşan kişinin yüzüne bakılarak, konuş­ması dinlenir. Konuşulan kişinin omzuna, sırtına el konulmaz. Biriyle yürürken, tanıdık biriyle karşılaşıldığında, uzun süre sohbet edilip bir­likte yürünülen kişi oyalanmaz. Konuşan iki kişinin yanına üçüncü kişi geldiğinde, bu kişiyi tanıyan diğerine tanıtır. Yardımlara mutlaka teşek­kür edilir. Kusurlu hareket edenler özür dilerler, istekler rica edilerek anlatılır.

Hasta akrabalar, komşular, iş arkadaşları mutlaka ziyaret edilir. Hasta ziyaretine çiçek, kolonya gibi armağanlarla gidilir. Meyve dışın­da yiyecek kesinlikle götürülmez. Çünkü dokunabilir. “Hasta çorbası” denilen yoğurtlu, baharatsız çorba zorunlu hallerde (hastanın kimsesi yoksa) hastaya götürülebilmektedir.[13] Hasta ziyaretleri; 15-30 dakikayı geçmez. Hastanın yanına güler yüzle girilir. İyileşmekte olduğu söylenir.  Benzeri hastalardan, ölülerden söz edilmez. Tıbbi tedavi dışındaki tedavi yolları tavsiye edilmez. Ayrılırken sağlık şifa dilenir, dua edilir.

İş yerine, okula gelenler, kendilerinden önce gelenlere selam ve­rir. “Günaydın, hayırlı sabahlar, iyi günler, iyi işler” dileğinde bulunur­lar. Onlar da aynı sözlerle karşılık verirler. İş yerinde okulda kanunla­rın, yönetmeliklerin ön gördüğü kurallara, temel görgü kurallarına uyu­lur. Arkadaş, dost ziyaretleri kısa tutulur. Çalışanların gereksiz sözlerle oyalanması, iş sahiplerinin bekletilmesi hoş karşılanmaz.

Türk millî kimliğinin en canlı konularından biri de sofra ve mutfak kültürüdür. Türk Mutfağı, Çin ve Fransız mutfağıyla birlikte dünyanın en zengin üç mutfağından biri kabul edilmektedir. Yiyecek ve içecekler, hayatın devamı­nı sağlaması yanında, toplumda beşerî ilişkilerin kurulması, ailede se­vinç ve üzüntülerin paylaşılması gibi önemli rolleri de üstlenirler. Beslenme geleneklerimizde, ailenin komşularıyla ilişkileri de önemlidir. “Göz hakkı”,koktu” diyerek zaman zaman komşulara ve yoksullara yemek gönderilir. Komşuya iade edilecek yemek kabı boş gönderilmez. Küçük bir armağanla veya değişik bir yiyecekle geri veri­lir. Başkalarını imrendirmemek için yiyecek maddeleri açıkta eve götürülmez, sohbetlerde evde pişirilen yemeklerden söz edilmez. Mecbur kalınırsa “söylemesi ayıp” diye söze başlanır.[14]

Türk ailesi günümüzde genellikle bir gün içinde üç defa sofra ba­şında toplanmaktadır. Sabah, öğle ve akşam, Büyükşehirlerde iş yeri ve okulların evlere uzaklığı, eşin de çoğu zaman çalışıyor olması, tatil günleri dışında öğle yemeğinde bir araya gelme imkânını ortadan kal­dırmıştır. Eski kültürümüzdeki iki öğüne dayalı (kuşluk ve akşam yeme­ği) beslenme geleneği, böylece günün şartlarına uymuştur.[15]

Yemeğe, aile reisi (baba, büyük baba) “besmele çekerek”, “afiyet olsun” diyerek başlamadıkça diğerleri hiç bir şey yemezler. Sofrada mi­safir varsa, o da aile reisinin yemeğe başlamasını bekler. Haklı mazeretleri dolayısıyla sofraya geç gelen aile fertleri “afiyet olsun” diyerek ken­dilerine ayrılan yere oturulur. Türk sofrası geleneğinde yemek sağ elle yenir. Bugün de bu gelenek devam etmektedir. Ancak çatal ve bıçak bir­likte kullanılacaksa çatalın sol, bıçağın sağ elde tutulması yaygınlaşmaktadır.

Gelenek ve görenekler toplumu yalnızlıktan kurtarır, lüzumsuz endişelerden, korkulardan uzaklaştırır, sosyal çevre içinde insanların birbirlerine karşı uygunsuz davranışlarda bulunmalarını önler. Bu şekilde âdetler, örfler, görenekler ve gelenekler insanları manevî desteklerinin himayesi altında hep birlikte tutarlar.

 

[1] Yasalarla belirlenmeyen, halkın kendiliğinden uyduğu gelenekler.

[2] Nihat Nirun-M. Cihat Özönder (1990): “Türk Sosyo-Kültür Yapısı içinde Âdetler, Örfler, Görenekler, Gelenekler”, Millî Kültür Unsurlarımız Üzerinde Genel Görüşler, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Sayı.46, s.252,253

[3] Nirun-Özönder, 1990: s.262.

[4] Topluluk içinde eskiden beri uyulan kurallar, töre. (Bkz. Türk Dil Kurumu (1988): Türkçe Sözlük 1: Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, s.25

[5] http://kygm.kulturturizm.gov.tr

[6] http://kygm.kulturturizm.gov.tr

[7] Nirun-Özönder, 1990: 262.

[8] Şerafettin Turan (1990): Türk Kültür Tarihi, İstanbul: Bilgi Yayınevi, s.202

[9] Turan, 1990: 207.

[10] Turan, 1990: 207-209.

[11] Turan, 1990: 209-211.

[12] 21. Yüzyılın Eşiğinde Örf ve Âdetlerimiz (1997): Ankara: T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayını, s.106

[13] 21. Yüzyılın Eşiğinde Örf ve Âdetlerimiz, 1997: 111.

[14] 21. Yüzyılın Eşiğinde Örf ve Âdetlerimiz, 1997: 89.

[15] 21. Yüzyılın Eşiğinde Örf ve Âdetlerimiz, 1997: 90.