Kayıt Ol

Giriş

Şifremi Kaybettim

Lost your password? Please enter your email address. You will receive a link and will create a new password via email.

Giriş

Kayıt Ol

Osmanlı Devletinde Rum Ayaklanmaları

RUM AYAKLANMALARI

Osmanlı İmparatorluğu sınırlan içinde yer alan Hıristiyan halklarından birisi olan Rumlar, yoğun olarak oturduktan Mora, Teselya ve Ege adalarından başka Osmanlı ülkesinin pek çok yerlerine özellikle kıyı kentlerine dağılmış durumday­dılar. Eskiden beri bir millet niteliği taşımamış olan, yalnızca aralarında Ortodoks kilisesine bağlılıktan ve dil birlikleri bulunan Rumlar, Fatih Sultan Meh­met devrinden itibaren öteki tâbi Hıristiyan halklara oranla özel durumlara ve imtiyazlara sahip bulunuyorlardı. Öyle ki genellikle Hıristiyanlar devlet yönetiminde kullanılmamakla birlikte Rumların Divan ve elçilik tercümanları, Eflak ve Boğ-dan voyvodalıktan gibi son derecede önemli görevler verilmekteydi. Hatta onlar, Fatih Sultan Mehmet’in verdiği imtiyazlarla Ortodoks kilisesinin yüksek makamlarını ellerine almışlardı; bunun sonucunda da Balkanlar’da bulunan Pisko­poslukların büyük bir bölümü Rum Papazlarının ellerine geçmiş oldu; hattâ Rum kilisesinde yapılan ayin, artık Slav ayininin yerine bile geçmişti.[1]

Bütün bu durum­lar nedeniyle Rumlar, Balkanlar’daki öteki Hıristiyan halklara oranla daha üstün bir konuma geçmiş oldular. Bütün bunlardan ayrı olarak Osmanlı Devleti, özellik­le Rum köylüsüne adil bir yönetim, dil ve dinî hürriyetiyle birlikte mülkiyet hakkı tanınmıştı; böylece Rumlar, imparatorluk sınırlan içinde son derecede güvenli ve mutlu bir yaşam sürdürme olanağına sahip bulunuyorlardı.

Özellikle Avrupalı ta­rihçiler, XIX. yüzyıl başlarında Rum köylüsünün Batı – Avrupa’daki köylülerden daha güvenli ve bolluk içinde yaşadıklarını açıkça belirtmektedirler. Özellikle kıyı kentlerinde ve adalarda yaşayıp tacirlik ve gemicilik yapan Rumlar köylüye oranla daha iyi yaşam durumunda bulunuyorlardı. Avrupa’da başlayan Koalisyon savaş-lan sırasında tarafsız durumda bulunan ve tâbi oldukları Osmanlı Devleti bayrağı altında savaşan iki cephe devletleriyle ticaret yapan Rumlar, Akdeniz ticaretinin büyük bir kısmını ellerine geçirmeyi başarmışlardı. Ayrıca Rum tacirleri, ticaret gemilerine Rus bayrağı çekme hakkını aldıktan ve böylece kapitülasyonlardan fay­dalanma imtiyazlarını elde ettikten sonra, Osmanlı ve Rus ürünlerini (özellikle buğday) Avrupa’ya sevk etmekteydiler. Böylece himaye gören bir grup olarak çifte yurttaşlık statüsünü elde etmiş olarak Odesa, Marsilya, Triyeste, Londra ve Liverpool’da birer Rum ticaret kolonileri kurmuşlardı. Yapılan araştırmalara göre Rumlar, 1816 yılında 600 kadar ticaret gemisine sahiptiler; güya bunları, Kuzey -Afrika korsanlarından koruma amacıyla Osmanlı hükümetinden izin almak sure­tiyle büyük çapta silahlandırmışlardı. Böylece imparatorluk içinde sonderecede mutlu ve imtiyazlı bir yaşam sürdüren Rumlar, kendilerine bu geniş hak ve imti­yazları sağlamış olan Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılın başlarında, iç ve dış büyük sorunlarla karşılaşıp zafiyete başlaması üzerine, dış kışkırtmalarla devlete karşı isyan hareketlerine girişeceklerdir.

 

Rumların isyana yeltenmeleri pek eski bir maceradır. Daha Fatih İs­tanbul’u aldığı gün tekrar bağımsızlıklarını kazanmak hırsı Rumların kalb-lerinde uyanmış ve yerleşmiş bulunuyordu. Bunda kendilerini haklı gö­rüyorlardı. Çünkü onlara göre bu topraklarda tek haklı hükümet Doğu Roma İmparatorluğu ve onun devamı olabilirdi. Başka bir ulusun kendilerine hük­metmesine bir çeşit gasp gözü ile bakıyorlardı. Ancak Fatih’ten gördükleri iyi muamele, geniş hoş görürlük onları hem avuttu, hem sindirdi. Bu avuntu ile bu hoş baskı geçince hemen baş kaldırmaya yöneldiler. Frenklerin Grek, bizim Yunan dediğimiz Elenler, bir zamanlar ünleri dünyayı tutmuşken Ro­malıların tarih sahnesine çıkışı ve ilerleyişi ile bütün ülkelerini ve asıllarını kaybettiler ve Romalılara karışıp Rum adını aldılar.[2]

Konstantin İstanbul’u bayındırlaştırdı, payitaht yaptı. Hıristiyanlığı resmî din ilân etti. Çok geçmeden Roma devleti Doğu ve Batı diye iki par­çaya bölündü. Halkı da Katolik ve Ortodoks olmak üzere iki mezhebe ay­rıldı. Batı kilisesine Roma, Doğu kilisesine İstanbul merkez oldu. Katolikler Riyon-Papayı, Ortodokslar da İstanbul Patriğini genel başkan tanıdılar. Konstantin’in zamanından Jüstinyanus’un zamanına kadar, iki yüz sene, İs­tanbul’da resmî dil Lâtince idi. Ama halk hep Yunanca konuşurdu. Sonraları devlet dili de Yunanca oldu. Bu dil bozula bozula bugünkü Rumcaya döndü. Böylece günümüzde Rum denilince Ortodoks mezhebinden olan, Yunanca konuşan, Elen aslından geldiğini iddia eden kimse anlaşılır. Haçlı seferleri sırasında Latinler bir aralık İstanbul’u ele geçirip Ortodokslara epeyi eziyet ettiler, kiliselerini yakıp yıktılar. İstanbul’da imparator sülâlesi de Anadolu içlerine kaçtı. Neden sonra gelip tekrar İstanbul’u aldılar. Biraz kendilerine geldikten sonra ilk işleri yine Rumları kendi mezheplerine, katolikliğe sok­mak için ellerinden gelen her şeyi yapmaktan geri kalmaz oldular. Bu yüz­den Rumlar İslamlardan çok bu Katoliklerden çekinir ve hâttâ nefret ederdi. İşte bu durumda İkinci Mehmed’in istanbul’u fethedip de Patriği yeniden icat edercesine hayata kavuşturması, Metropolitlerden “kurulu Sinot Mec­lisinin kurulmasına ön ayak olması, Rumları Osmanlı Sultanlığına az çok bağlamış, ısındırmıştı. Ne kiliseye, ne manastıra karışmayan Fatih, ruhanî işlere ayrıca imtiyazlar da vermişti. Rumlar yalnız mezheplerinde deği!5 âdetlerinde, mahallî idarelerinde de serbest kalmışlardı. Fatih’in bu in­sanca hoş görürlüğü, eski baskıları hatırlayan Rumları elbette memnun ve hattâ minnettar etmiş olmalı idi. Fatih de bu davranışı ile halkı Ortodoks olan Katoliklerden baskı görüp duran nice şehirleri daha kolaylıkla fet­hetmek imkânını bulmuştu. Nitekim, Şehit Ali Paşa Mora’yı fethettiği zaman, Katolik Venediklerin baskılarından kurtuldukları için Mora halkı bu devlet değişikliğinden epeyce memnun olmuşlardı. Fatih’in bu dav­ranışı kendisi ve devleti için birçok kale kapılarının kolay açılmasına belki sebep oldu amma her yeni fethedilen Hıristiyan ülkesinde İstanbul Patrikhanesinin yönetiminin ve yetkisinin artması, böylece eski Papalık gibi büyük birgüç ve etki kazanmasına da yol açmış oldu. Osmanlılar her iyilik ettiklerini ve başı boş bıraktıklarını kendilerine saygı duyuyor, min­net besliyor sanıyorlardı ama daha Şehit Ali Paşa Mora fethinden önce bir kuşku üzerine Rumeli Kavağındaki bir kiliseyi bastı da birçok silâh ve cephane ele geçirdi. Demek ki Rumlar daha o zamandan geniş görüşlü, dost davranışlı Osmanlı Efendilerinin artlarından kuyularını kazmaya ko­yulmuşlardı bile!

Eflâk ve Buğdan Voyvodaları ilk fetih yıllarında yerli Dayarlardan se­çilir veya tayin edilirken sonraları İstanbul Rumlarından buraların idarecisi olarak adam yetiştirmek esası kondu. Türkçeyi iyice öğrenen, Avrupa dil­lerinden bir ikisini de iyi belleyen bu Rum gençleri, yabancılarla teması olan devlet dairelerinde tercüman olarak görevlendirildiler, bunlardan sadık ve kabiliyetli görülenler Eflâk veya Buğdan’a Voyvoda gönderilidi. İşte Fenerli dediğimiz bunlardır.[3]

Osmanlıların bütün akçalı işleri Ermeni’lerin elinde idi. Ama devletin en önemli, en nazik işine yani dış münasebetlere, sadece bu Fenerliler öna-yak olurdu. Köylerde ve bucaklarda yaşayan Hıristiyanların dertleri ve me­seleleri hem Patrikler yolu ile Babıâli’ye duyurulur ve islâm köyleri ile bu­caklarının dertlerinden ve meselelerinden daha önce ve daha kesinlikle çözüm yoluna kavuşurlardı. Eflâk ve Buğdan halkı, Ulahlar, ırk bakımından da Rumlarla hiç bir yakınlığı olmayan başka bir toplumdu. Ama mezhepleri Ortodoks olduğu için İstanbul Patrikliğine bağlı idiler. Hattâ bunlar zamanla az çok Rumlarla kaynaşmış oldular, Slav asıllı olan ve Rumlarla artık hiç bir kan ve âdet ilişiği olmayan Sırp’larla Karadağlı’lar da Ortodokstur diye İstanbul Patriğinin hükmü altına girmiş oldular. Ohri kasabalarındaki Pat­rikliler lâğvolunarak İstanbul Patrikliğinin nüfuzu Bulgarlar arasında da ya­yılıp tutunmaya başladı.

Osmanlı devletinin güvenini kazanıp da kötüye kullanan Fenerliler, Os­manlı fetih ülkelerinin hemen hepsini bir çeşit ruhanî imparatorluk ku-rarcasına İstanbul Patrikliğine bağlayarak fırsat gelince Osmanlılardan kop­mak ve büyük bir Yunanistan meydana getirmek gibi gizli, cür’etli, haksız ve haince bir amaç gütmeye daha ilk zamanlardan böylece başlamış oldular. Osmanlı devleti, bu Fenerlileri sadık adamları sanıp da onların hiç bir ricasını kırmaz ve Avrupa devletleri ile münasebetlerini bunların ellerine ve dillerine bırakırken bunlar, daha o zamanlardan Avrupa devletlerine Os­manlıların zulmünden(!) sızlanmaya ve Rusya ile Fransa’nın arasını bul­maya çok çabaladılar. Fenerlilerin, Osmanlılarca gösterilen bu safça olduğu kadar mertçe ve insanca güven ve sevgilerini bu kadar ısrarla kötüye kul­lanmaları, artık bir zekâ eseri, bir milliyet kaygusu olmaktan ziyade in­sanlığa hiç yaraşmayan bir hainlik, bir nankörlük olduğu meydandadır. Şim­diye kadar bir devletten, bir Fatih’ten bu kadar iyilik gören bir azınlığın bu kadar azgın, bu kadar nankör olduğu tarih boyunca görülmemiştir. Bunlar buldukça bunayan ve belâsını arayan çeşittendir. Halbuki Rumlar, öteki azınlıklara nisbetle çok hür, çok serbest, çok rahattılar. Kendi âlemlerinde, kendi âdetlerine ve mezheplerine göre ferah ferah yaşayıp duruyorlardı. Os­manlı devletinin tebası olmuş nice başka topluluklar Türkçeyi öğrenmiş. Türk gibi konuşmaya alışmış olduğu halde bunlar Türkçeyi Öğrenmeye heves edip lüzum görmezler. Türkçeyi konuşanlar da kelimelerin kaşını gö­zünü yararak konuşurlardı. Osmanlı devletinin hoş görürlüğünü çoktan aşan bu gafleti, bu vurdum duymazlığı örtbas edilmiyecek bir suçtur!

Sonraları Osmanlı devletinin askerlikte ve idarede gittikçe hafif, güç­süz, beceriksiz oluşu, ikide bir değişen ve cebini doldurup savuşmaya bakan memurların halkı bir çeşit soyuşu, ilmiye sınıfının gittikçe cahillerle dolup taşarak asıl dindarların geniş görüşü yerine dar kafalı taassubun ege­men olması ile Hıristiyanların hor görülüşü, Rumların zihinlerinde Os­manlı devletinden ayrılmak, âciz ve kararsız bir devletin tebaası olmaktan çıkmak eğilimlerini beslemiş ve arttırmıştı. Rusya Çarı Büyük Petro mez­hep birliğini bahane ederek Ortodoks mezhebinde bulunan Osmanlı te­baalarının aklını çelmeye çok çalışmış ama Prut’da yenilmesi üzerine bu teşebbüsü yarım kalmıştır. Ama onun da körüklemesi, Rumların öteden beri beslediği bağımsızlık ülküsüne bir kat daha hız ve cesaret vermişti.[4]

Osmanlı devletinin gücü gün geçtikçe azalıyordu. Süvari bölüklerinin de Yeniçeri ocaklarının da paraları zamanında verilemiyor, asker sınıfları ismi var cismi yok bir hale geliyordu. Artık bir sefer oldu mu, yarı zor, yarı gönüllü, sokaktan toplanan adamlar, yağma var teşviki ile sınırlara sûrülüyordu. Askerse yalnız silâh kullanmaya değil, yapmaya bile ehil, tertipli, düzenli bir topluluk değildi. Askerin bu perişanlığı meydanda iken, değil fırsat kollayan komşu devletler, ülke içindeki âsiler ve serseriler bile Os­manlı devletinin ordusu ile kolayca başa çıkacaklarını umuyorlar ve yeni fırsatlar için hazırlanıyorlardı.

Durum böyle yürekler acısı iken 1182 yılında Rusya’ya harp ilân edildi diye, Ordu-yu Hümayun gibi bir büyük ve şanlı ve tarihî ad taşıyan Ye­niçeri  rezilleri  İstanbul’dan  yola çıkarken  sokaklarda rastladıkları  Hıristiyanları “Bunlar da gâvur, bre ilkin bunları vur!” diyerek döğmeye söv­meye giriştiler. Daha payitaht sokaklarında bunları yapanlar hiç bir ceza görmeyince sınıra yakın yerlere varınca bu reziller, artık önlerine gelen Hı­ristiyan köylüyü soyup soğana çevirmekten, kızının ve karısının ırzına geç­mekten geri kalmadılar. Değil Hıristiyan, Müslüman halk bile onlardan çe­kinir, tiksinir ve Osmanlı olmaktan soğur hale geldiler. İslâmlar, başka gidecek yer bulamadıkları için devletin İslah olması ve düşmanları yenmesi için dua eder dururlardı. Ama dışarıda benzeri ve dindaşı bulunan Hı­ristiyanlar Osmanlılıktan çıkmak için her çareye baş vururlardı. Öyle zaman oldu ki Baltık denizinden Akdenize geçen Rus donanması kumandanının bir yarım işareti ile Mora’nın ve Adaların hıristiyan halkı hemen Ruslara yar­dım etmeye,  Rusya’ya el açmaya hazır olduklarını belli ettiler. Hattâ silâhlanıp Rus bayrağı çekerek Osmanlı ve İslâm topluluklarına saldıranlar bile oldu. Ne ise bazı gayretli kale muhafızları onları tepelemeyi başardılar. Böylece Osmanlı devleti savaş açmaktan, sefere çıkmaktan bin defa pişman olup Kaynarca gibi berbat bir anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı.

Velhâsıl Rumlar daha Katerina zamanında isyana heves ettilerse de daha iyice derli toplu hazırlanmamış oldukları için genel ve yaygın bir is­yana yellenemediler.  Aralarında varlıklı,  bilgili,  bilinçli  insanların  ye­tişmesini, halkın uyarılmasını, bağımsızlık ülküsünün her gönülde yer et­mesini sağlamaya baktılar. Onlar acele etseler bile zaman kaybı diye bir telâşları olmamak gerekirdi. Çünkü Osmanlı devleti bütün bu olan bi­tenlerden, bu yeraltı nazırlıklarından habersiz, gafil, kendi başının derdine düşmüş durumda idi. Kaynarca anlaşması, Rusya’ya Eflâk, Buğdan ve Hı­ristiyan halkının haklarını korumak imtiyazını resmen vermiş oldu. Artık şimdiden buralar. Rusya devletinin nüfuz bölgesi haline girmiş gibiydi. Rusya Karadenizdeki donanmasına Akdenizin denizci Rumlarından tayfalar almaya başladı. Eh artık Rumların başında kavak yeli esmesinin zamanı yice gelmişti. Bir yandan da Osmanlı devletinin kaptanı deryası Gazi Hasan Paşa gemilerine Ada Rumlarından tayfa yetiştirmeye girişmesin mi?

Artık iki devlet de Rumların ilerdeki isyanları için tam ehil, tam hazırlıklı yetiştirmek için yarışa girmiş oldular. Böylelikle Yunanlıların sonradan de­nizcilikte hem hazırlıklı hem meharetli olmaları Akdeniz ticaretinde birinci plâna çıkmalarına yol açılmış oldu. Adaların Rum halkı yeni yeni gemilerle uzak uzak diyarlara gidip büyük kazançlar elde ettiler. Bu Avrupa li­manlarına gidip gelenler, Avrupa’daki bütün ileri fikirleri, bütün yeni icatları bütün yeni imkânları, öğrenip dönüyorlar ve hemşehrilerine bunları öğ­retmekle kalmayıp oralardan aldıkları hürriyet ve istiklâl fikirlerini de yayıp benimsetiyorlardı. İzmir’de, Sakız’da, Yanya’da birbirinden verimli okullar açarak çocuklarını yeni metodlarla yetiştirmeye koyuldular. Gizli bir ce­miyet kurup bütün hazırlıkları birleştirmek, değerlendirmek ve hazırlığı ta­mamlamak sırası geldiğine inanan Rumlardan biri, birkaç Fenerli, Rusya’ya kaçıp bir dernek kurdular. Derneğin asıl amacını gizleyip, aralarındaki yok­sullara, kimsesizlere yardım için kurulmuş bir hayır cemiyeti gibi gös­terdiler. Eski Yunanlıların Avrupa medeniyetinin temelini atan kimseler sa­yılması yüzünden onlara ağzı açık hayran olan nice ilim ve sanat adamları da bu cemiyete yardım etmeyi iş ve zevk edindiler.[5] Bu hayır cemiyetinin (!) açmış olduğu okullarda verdiği dersler, verdirdiği konferanslar, yayınladığı kitaplar, hep bağımsızlık aşkı, hep eski ve büyük Yunanistan hülyası ile dolu idi. Osmanlı devleti, bu kendi koynunda beslediği nankörlerin ne gibi amaçlar peşinde olduğunu küçük bir inceleme, akıllıca bir dikkatle hemen öğrenebilir ve gereğini yapmak için fazla baskıya lüzum kalmadan efendice tedbirlerle önünü alabilirdi. Ama bunu hangi devlet memuru, hangi dille, hangi bilgi ile, hangi cesaretle yapabilecekti? O taassup devrinde Avrupa dil­lerinden birini öğrenene densiz gözü ile bakılır, toplumda rahat yaşamak imkânı da verilmezdi. Değil bu okulları, bu dernekleri, devletin en mahrem işlerini ve münasebetlerini idare eden zaten Fenerlilerdi. Tilkiye bağ mı bek­letilecek. Fenerliler Fenerlileri mi teftiş edeceklerdi? Rum okullarında ço­cukların bir araya toplanıp bağıra bağıra söyledikleri şarkıların anlamları üzerinde duran bile yoktu. Bu şarkılarda tarihçi Şanî zadenin anlattığına göre “Karada da Denizde de bağımsızlık ateşleri yanacak —Yedi tepe ele geçip eski devri anacak” gibi İstanbul’un tekrar Bizans olacağını iddia eden mısralar yer alıyordu.[6]

Kısacası, Rumlar Osmanlı devletinden ayrılmaya kararlı idiler de bu işte direnmeye ve başarıya ulaşmaya yarayacak gücü elde etmeğe ve ken­dilerinde bunu yapacaklarına dair bir güvenme duygusunun iyice doğup be­nimsenmesine bakıyorlardı. Deniz yönünden güçleri besbelli idi. Gemicilik sanatını Rusya ve Türkiye devletlerinin hizmetinde bir çeşit staj görerek iyice öğrenmiş bulunuyorlardı. Deniz ticaretinde de epeyce ilerlemişlerdi. Hele Akdenizde Osmanlı sancağını taşıyan gemilerin hepsi onlarındı. Ka rada ise el altından hazırlıkları almış yürümüş, gerektiğinde şöyle böyle bir birliğe karşı koyabilecek güce erişmişti. Yunanistan palikaryalarının hepsi yarı avcı ve yarı eşkiya, silâh kullanmakta idmanlı idi. Tepedelenli Ali Pasa Arnavutluk taraflarında sefere çıktığı zamanlarda bu Rum eşkiyasının yarı dernek niteliği bağlamış birliklerinden faydalanayım derken onların daha iyi teşkilâtlanmasına sebep olmuştu. Mora’da halkı Hıristiyan olan bucakların çoğu Rum isyanı emrine hazır askerlerin yatağı gibi idi. Tepedelenli Ali Paşa oralarda başkaldırmaya hazır, zaten hiç bir devlete boyun eğmeğe alışmamış dağlık ve çamlık yerler halkını zorla yola getirmiş, hattâ ora­larda yeniden dağ başı kaleleri yapıp oraya cenkçi İslâmları yerleştirmekle yerli Hıristiyan halkı yola getirmenin kolayını bulmuştu. Onun şerrinden: kaçıp adalara sığınanlar, idamından sonra tekrar yerlerie dönmüş ve eski itaatsiz, isyancı ve soyguncu, hallerini almışlardı. Bonapart zamanında bu Rum kaçaklarından bin kadarı Fransa emrinde asker kaydolunmuşlar, adalar İngiltere’ye geçince yeniden serseriliğe başlamışlar. Rusya’ya gitmek is­teyenlere ise oralarda kalıp, zamanında Osmanlıları rahatsız etsin diye Çar izin vermemişti. Demek ki her yanda, Osmanlı devletinin kâh zayıflığı, kâh gafleti yüzünden Rumluk fikri iyice yayılmış ve çöreklenmişti. Rumlar artık bu hazırlıklar sonunda, bu fırsatlar içinde, güçlerine iyice gü­veniyorlardı, amma Tepedelenli’den çekmiyorlardı. Tam ondan kurtulduk derken Tepedelenli oğlu Veli Paşanın 1227 yılında Mora valiliğine gel­mekte olduğunu haber alınca Babıâli’deki sadık(!) Fenerliler aracılığı ile “Bir yeni zulüm istemiyoruz” feryadı ile sızlanmaya başladılar. Veli Paşa daha Mora yolunda iken Tırhala valiliğine nakledildi. Rumların ekmeğine böylece yağ sürülmüş oldu

[1] Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, Ankara 1993, s. 116.

[2] Akdes Nimet Kurat, A.g.e.,, Ankara 1993, s. 117

[3] Yaşar Yücel, Ali Sevim, Türkiye Tarihi 3, Ankara 1991, s. 213.

[4] Yaşar Yücel, Ali Sevim, A.g. e.,  3, Ankara 1991, s. 213.

[5] Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, C.1, Ankara 1998, s.429-435.

[6] Niyazi Akşit, Emin Oktay, Tarih-II, İstanbul 1964, s.21.