Kayıt Ol

Giriş

Şifremi Kaybettim

Lost your password? Please enter your email address. You will receive a link and will create a new password via email.

Giriş

Kayıt Ol

Osmanlı Devletinde Sırp Ayaklanmaları

SIRP AYAKLANMASI

Osmanlı Devleti, Fatih Sultan Mehmet döneminde Sırbistan\ fethe­dip kendi sınırları içine aldıktan sonra buraya fethedilen öteki memleketlerde uy­guladığı gibi adil bir yönetim getirmişti. Kendisi Sırpçayı rahatlıkla konuşabilen dini inanç ve ibadetlerinde sonderecede serbest olan Sırplar, genellikle ziraatla uğraşırlar ve o dönem şartlarına göre çok mutlu bir yaşam sürerlerdi; bu nedenle de bu şartlan kendilerine sağlayan Osmanlı Devletine sonderecede bağlı ve sadık kalmışlar, bunun olumlu bir sonucu olarak da XVIII. yüzyılın ortalarına değin Sırbistan’da devlete karşı herhangi bir olay cereyan etmemiştir. Fakat bununla birlikte bundan sonra Sırplann tutum ve davranışlarında Osmanlı Devletine karşı büyük bir değişiklik başgösterdi. Özellikle Avusturya ve Rusya’ya karşı sürdürülen savaşlarda Sırp memleketleri de oldukça yıkıma uğradı. İşte bu sıralarda her iki devlet, Sırpları Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtmaları sonucunda, özellikle milli­yetçilik propagandası nedeniyle Sırbistan’da mevcut huzur ve güven ortamı yavaş yavaş bozulmaya başladı. Bütün bu olumsuz etkinliklerin tesirleriyle Sırplar, Avus­turya ve Rusya’ya yakınlık duymaya, hattâ onların ordularında askerlik hizmeti yapmaya bile başlamaktan geri durmadılar. Yakınçağ başlarında önemli iç ve dış sorunlarla uğraşmak zorunda bulunan Osmanlı Devleti, Sırplara yönelik sözkonusu propagandaları gereği gibi önleyememekte idi. Esasen Osmanlı hükümeti başkent İstanbul’da bile yukarıda söz konusu edilen olayları önleyecek durumda değildi. İstanbul’a bir hayli uzak bulunan Sırbistanla tam anlamıyla ilgilenmekte idi; bu­nun sonucunda da daha önce kurulmuş olan adil ve hoşgörülü düzen artik süratte bozulmaya başladı. Ayrıca Rumeli, ayanların (özellikle Pazvantoğullan) ve dağlı şakilerin baskı ve tahakkümü altında bulunuyor, doğal olarak bu durum da Sırbistan\ olumsuz bir biçimde etkilemekteydi.

Bu durum karşısında bunları örnek alarak cesaretlenip isyan hazırlıklarına sürat kazandırma olanağı elde ediyorlardı. Böylece Sırbistan’da huzur ve güvenin bozulması sonucunda Müslüman ve Hıristiyan halk, sığınmak zorunda kaldıktan kalelerde bulunan muhafız Yeniçerilerin baskı ve zulme varan davranışları karşısında çok güç durumda idiler. Kalelerde bulunan Yeniçerilerin ileri gelenleri (Dayı) zaman zaman buralara atanan valileri bile sindirmeye başladılar.[1]

Böylece devletin merkezi otoritesinin zafiyete uğraması sonucunda Sırbistan eyaletinde keyfi bir yönetim hâkim duruma gelmiş bulunu­yordu. İşte böyle bir sırada da yukarda değinildiği gibi Avrupa devletlerinin milli­yetçilik ve bağımsızlık propaganda ve dolayısıyla kışkırtmaları da gittikçe artarak sürdürülmekteydi.

Bütün bunlarla birlikte ağır vergiler yüklenen Sırplar tâbi oldu­ğu Osmanlı Devletfne karşı tam anlamıyla isyan durumuna gelmiş bulunuyorlardı. Fakat bununla birlikte henüz isyan hareketine girişilmeden önce Sırp ileri gelenlerinden oluşan bir heyet Yeniçerilerin baskı ve zulmünü arzetmek üzere İstanbul’a gelerek sultan III. Selim’in katına çıktı. Bunun üzerine padişah, “Sırbistan’da şi­kâyet konusu olan durumun düzeltilmesini” emretti. Bunun üzerine Sırbistan’da bulunan Yeniçeri dayıları, Sırpların bu şikâyetlerine öfkelenerek Sırp ileri gelenlerinden (Knez) birkaçını öldürdüler.

Bu olay üzerine silahlanan Sırplar, Yeniçerile­re karşı saldırılara girişerek Sırp isyanım başlatmış oldular (4 Şubat 1804). Başla­rında domuz taciri olup, Avusturya ordusunda görev yapmış olan Kara Yor-gi adıyla anılan Georg Petroviç, Kateç veVaso Carapte adla­rındaki Knezler bulunuyordu. Böylece Şubnice köyünde başlayan ayaklanma kısa sürede bütün Sırbistan eyâletine yayıldı. Özellikle kalelere saldıran isyancılar, Müslümanları buralardan uzaklaştırmak amacıyla şiddet kullanmaktan da geri kal­madılar. Bu arada Kara Yorgi, ayaklanmaya katılmaktan çekinen Sırp köylülerine “Bu hareketin padişaha karşı değil, ancak onun buyruğuyla buradaki Yeniçerileri bertaraf etmekle görevlendirildiğini” ilân etmek suretiyle onların kendisine katıl­malarını sağladı; bu arada Yeniçeri baskısından zarar gören bazı Müslüman halk da kendisine yardımda bulundu. İsyanın başlaması üzerine güvenliklerinin kalmadığını gören ve Belgrat\ ellerinde tutan Yeniçeri Dayıları, Bosna ve Rumeli valilerine başvurup yardım isteğinde bulundular.[2]

Öte yandan bunu haber alan Kara Yorgi valilere “Sırp halkı hiç bir zaman asi değildir. Onlar, padişahın vezirini (Belgrat muhafızı Mustafa Paşa) öldürmüş olan Dayılardan öç almak istiyorlar; devlete karşı isyan edenler, Belgrat’taki Dayılardır”” demek suretiyle onların Dayılara yardım göndermelerine engel oldu.[3] Öte yandan başkent İstan­bul’da yapılan bir toplantıda “Dayıların asi oldukları, bu nedenle onlara yardım edilmemesi” kararlaştırdı. Bunun üzerine, devletin Sırbistan’daki bir kısım kuvvet­leri devlete karşı bir duruma getirilmiş oldu. Sultan III. Selimin ıslahat hareketlerine (Nizamı Cedit) giriştiği, dolayısıyla Yeniçeri baskınını ortadan kaldırmaya ça­lıştığı bu sıralarda Belgrat’la ayaklanma başlamıştı; hükümet bunun bastırılması için Bosna valisi Bekir Paşa’yı görevlendirdi.

Bunu fırsat bilen güya Yeniçeri dayılarını bertaraf etmek, fakat esasında bağımsızlık amacıyla giriştiği hareketleri devam ettirmek için beraberindeki kuvvetlerle Belgrat önlerine geldi. Çok geçme­den derhal harekete geçen Bekir Paşa, Belgrat’a girerek yakalattığı Dayıları öldürtmek cesaretiyle şehirde devlet hâkimiyetini yeniden işler duruma getirmeyi başardı.

Daha sonra kendisiyle işbirliği yapmakta olan Sırp çetelerinin dağılmaları­nı isteyen Bekir Paşa, dağılmaları için onların “Belgrat muhafızı paşanın ya­nında bir Sırp temsilcisinin bulunması, genel bir affın ilân edilmesi, şimdiye dek ödenmemiş olan vergilerin tahsil edilmesi.[4] Yeniçeri dayılarının yola getirilmesi sı­rasında sarf edilen paraların devletçe ödenmesi ve kiliselerin onarılması, çanlarının çalınıp haç konulmasına izin verilmesi” şartlarını içeren istekleriyle karşılaştı.

Ma­caristan’da bulunan Sırp ileri gelen Papazlarının tavsiyeleriyle önerdikleri bu şart­lar onların bağımsız bir devlet kurma haline gelmek istediklerini açıkça ortaya koymaktaydı. Osmanlı hükümetinin söz konusu şartlan kabul etmemesi üzerine toplanan Sırp Millet Meclisi (Skupçina), Kara Yorgi’yi Başknez seçerek “Sırbistan’ın bağımsızlığını kazanmaya dek Osmanlılara karşı mücadelenin sürdürülmesini” kararlaştırdı. Esasında Sırplar, bu kararlarıyla Avusturya ve Rus­ya’nın kendilerini destekleyip yardım edeceklerini ummakta idiler. Bununla birlik­te Rus Çan, 24 Eylül 1805’de Osmanlı devletiyle imzaladığı antlaşma dolayısıyla Sırplara “Osmanlı hükümetiyle anlaşma” öneri ve tavsiyesinde bulundu. Bunun üzerine bir Sırp heyeti, İstanbul’a gelip Avusturya ve Rusya’nın da desteklerini sağlamak suretiyle “Sırbistan’da Eflak ve Boğdan’da olduğu gibi muhtar (yan ba­ğımsız) bir eyâlet kurmaları” önerisinde bulundular (Haziran 1805). Fakat Fran­sa’nın Tuna ırmağı dolaylannda üçüncü bir yan bağımsız bir eyaletin kurulmasına karşı çıkması sebebiyle Osmanlı hükümeti, Sırpların bu önerisini reddetti. Bunun üzerine uluslararası bir nitelik haline gelen Sırp bağımsızlık hareketlerini, eskiden gizlice olduğu gibi Ruslar, Osmanlı Devletime savaş durumunda olması nedeniyle bu kez açıkça desteklemeye başladılar.

Böylece onlar, Eflak Boğdan’a girdikleri bu sıralarda Sırp kuvvetlerinden de faydalanmayı amaçlamakta idiler, hatta bu ne­denle onlara bu konuda antlaşma önerisinde bile bulundular. Ruslar, ayıca, Bal­kanlarda bulunan tüm Hıristiyan halkı Osmanlılara karşı isyan ettirip kendileriyle birlikte hareket etmeleri doğrultusunda birçok etkinlik ve girişimlerde bulunmakta idiler. Çok geçmeden Belgrat’a gönderilen Teodor Filipoviç, Sırp kuvvet­lerini savaşa hazırlayıp düzene sokmaya başladı.[5] Böylece bağımsızlığa kavuşma yolunda büyük ümitlere kapılan Kara Yorgi, çeteleriyle Osmanlılara daha büyük ölçüde saldırılar düzenlemeye başladı; çok geçmeden Karadağ’lAann Sırpla­ra katılması sonucunda Sırp ayaklanması, geniş ölçüde yayılmaya başladı. Böylece Rusların himayesi altında bir Sırp devletinin kurulma belirtileri üzerine, Rusya’nın Balkanlara daha çok yaklaşmasını kendi çıkartan için tehlikeli gören Avusturya, bağımsız bir Sırbistan’ın oluşturulmasına karşı cephe aldı; bunun sonucunda bir Avusturya – Rusya anlaşmazlığı ortaya çıkan. Bununla birlikte Sırp ayaklanması bütün hızıyla yayılıp sürmekteydi.[6] Nitekim Kara Yorgi, Belgrat\ işgal ve buradaki Müslüman halkın büyük bir bölümünü acımasızca öldürdü (1807) ve kendini “Bütün Sırpların kralı” olarak ilân etti ise de bunu, Osmanlı ve Avustur­ya devletleri kabul etmediler. Fakat Ruslar, Bükreş Antlaşması müzakereleri sıra­sında Sırpları şiddetle savunduktan başka antlaşma metnine “Sırbistan’a, yan ba­ğımsızlık (muhtariyet) statüsü verilmesini” sağlamak amacıyla ayrı bir madde koy­durdu;

Osmanlı Devleti, buna itirazda bulundu ise de içinde bulunduğu ciddi du­rum karşısında bunu, benimsemek zorunluluğunu duydu. Bunun sonucunda, Bükreş Antlaşmasına değin ayaklanmayı her bakımdan desteklemekten geri kal­mamış olan Ruslar, Sırbistan’ın muhtariyetini resmen Osmanlı Devletine kabul et­tirmeyi başarmış oldu. Öte yandan bu durumdan faydalanmak amacıyla Kara Y o r g i, bağımsızlığı gerçekleştirebilecek birtakım istek ve davranışlarda bulun­maya başladı. Bu nedenle Rusların Napolyon Bonapart’ın Rusya’yı istilâsıyla uğraşmak zorunda kalmasından faydalanan Osmanlı Devleti, Sırp sorununu tam anlamıyla çözümlemeye karar verdi; bu amaçla da Hurşit Paşa’yı görevlendirdi. Çok geçmeden kuvvetleriyle harekete geçen Hurşit Paşa, Bosna, Vidin ve Niş ten harekete geçen Kara Yorgi’nin kuvvetlerini bozgu­na uğrattıktan sonra Belgrat’ı Sırplardan almayı başardı (7 Ekim 1813). Bu yenil­gi üzerine Kara Yorgi ve yakın arkadaşları Avusturya’ya kaçmak zorunda kaldılar. Hurşit Paşa’nın bu başarılı askeri harekâtı sonucunda Sırp ayaklan­ması bastırılmış, Sırbistan, yeniden Osmanlı yönetimine geçirilmiştir. Fakat bunun­la birlikte Sırbistan sorununda birtakım yeni olaylar ve gelişmeler cereyan etmiş­tir.[7]

Şöyle ki:

Sırplar, başlattıkları ayaklanma hareketlerinde başarılı olmamaları üzerine, bu kez, yine Rusların yardım ve destekleriyle uluslararası politik ortamdan faydalana­rak bağımsızlıklarını elde etmeye çaba gösterdiler. Bu amaçla onlar, Viyana Kon­gresine (1814) bir heyet göndermek suretiyle Avrupa devletlerinden “Sırbistan’ın bağımsızlığa kavuşması yolunda müdahalelerde bulunmalarını” istediler. Ülkesine sınır olacak olan bağımsız, ya da yan bağımsız bir devletin kurulmasını kendi dış siyasetine aykırı bulan kongre başkam Avusturya Başbakanı Metternich, kongreye hâkim olması nedeniyle, Sırpların isteklenin, dikkat nazarına alınmama­sını sağladı. Bunun “üzerine siyasi yolla da başarılı olamayan Sırplar, domuz taciri Miloş Obrenoviç’i kendilerine başkan seçerek yeniden Osmanlı Devletine karşı isyana başladılar (Temmuz 1815). Fakat bununla birlikte ilk zamanlar, ba­ğımsızlık amacıyla başlatılan bu ayaklanma hareketinin lideri olarak ortaya atılma­dığını, yapılan anlaşmalar sonucunda kazandıklarını ileri sürdüğü bazı hakların sa­vunucusu olarak ortaya atıldığını söyleyen Miloş Obrenoviç, bu nedenle İstanbul’a Osmanlı hükümetine bir Sırp temsilcisi yolladı[8] (1815 sonlan).

O, bu temsilci aracılığıyla hükümete “vergilerin gecikmeden ödeneceğim, işgallerinde bu­lunan stratejik konumundaki yerleri ve silahlan derhal geri vereceklerini bunlara karşılık da Belgrat valisiyle beraberindeki 8 yüksek görevli ve arkadaşlan dışında bütün Türklerin Sırbistan’dan uzaklaştırılmasını” istedi. Bu önerileriyle Sırplar, hükümete, devlete tâbi bir Sırbistan Prensliği’mn varlığını resmen kabul ile Os­manlı kuvvetlerinin Sırbistan’dan çekilmesini amaçlamakta idiler. Esasında Sırplar, Hurşit Paşa’nın isyancılara karşı büyük çapta bir askeri harekâta girişmeye karar vermiş olması nedeniyle bu önerilerde bulunmuşlardı.[9] Fakat bununla birlikte Napolyon Bonapart tehlikesinin Avrupa’dan kovulması üzerine yeniden serbest kalan Ruslar, şimdi Sırbistan sorununa mutlak surette karışmak ve onlara maddi, manevi yardım ve destek sağlamak niyetinde idiler. İşte bu bakımdan Os­manlı Hükümeti “devlete tâbi olacağını” bildiren Miloş Obrenoviç’in Başknediğini tanıyıp onayladı; daha sonra da kaleler Osmanlı kuvvetlerinde kal­mak şartıyla Sırplara “Vergileri kendilerinin tahsil etmeleri, Knezlerini kendilerinin seçmeleri ve bunlara yönetimde görev verilmesi, adaletle hareket etmeleri, Başk-nez’e, Belgrat valisinin yanında temsilci göndermesi, kilise ve okullar için birtakım haklara sahip olmaları” gibi oldukça geniş imtiyazlar verildi[10] (1816 başlan). Böyle­ce Osmanlı Devleti, gelişen ve değişen şartlar nedeniyle Sırpların ölçülü de olsa birtakım haklara sahip olmalarını kabullenmiş oldu. Bir süre sonra Miloş O b -r e n o v i ç , Rusların yardım ve desteğiyle yeniden isyana girişmek üzere Sırbis­tan’a gelen Kara Yorgi’yi Belgrat valisinin emriyle yakalatılıp öldürtdü . Bir yıl sonra (1817) bütün Sırp ilerigelenleri, kendisini Sırpların lideri olarak kabul edip tanıdılar. İşte bütün bu gelişen isyan hareketleri ve siyasi olaylardan sonra Osmanlı Devletine bağlı olarak bir Sırbistan Prensliği kurulmuş oldu; bu sonuçla da Osmanlı İmparatorluğu sınırlan içinde bulunan öteki Hıristiyan topluluklar da bunu örnek alarak bağımsızlık mücadelesine atılıp isyana girişeceklerdir.

 

Bükreş’te Rusya’yla barış yapıldıktan sonra anlaşmaya göre Sırbistan eyaletinin tanzimi lâzım geliyordu. Sırp baş Kenezi olan Kara Yorgi ta­rafından Sofya’ya gönderilen Mebuslar Sofya nâzın Mustafa Reşit Efendi ve Rumeli valisi Ali Paşayla görüştüklerinde Sırp reayasının oturdukları on iki ilçeyle yetinmeyip civar ilçelerin de Sırbistan’a ilhakını Kara Yorgi’nin kendilerine bey olmasını Eflâk gibi Sırbistan’ın da bağımsız olmasını, ka­lelerine hiç bir Müslüman sokmayıp idarenin kendi ellerinde olmasını is­tediler. Rus barışındaki maddeler kendilerine gösterilince “biz bunu bil­meyiz, bağımsız bir hükümet olmak isteriz. Başka bir hal şekli kabil değildir” diye kesip attılar.[11]

Bunun üzerine devleti âliye Sırbistan üzerine hazırlanmağa başladı. Rus elçisi bu hazırlığın sebebini sorduğunda Sırpların Bükreş antlaşmasını kabul etmedikleri ve cebren itaat altına alınmaları icabettiği söylendi ise de elçi Sırpları destekleyerek: “Ben keyfiyeti Petersburg’a yazayım, muahede şartlarına uyalım” diye işi geciktirmeğe uğraştı. İşin sürüncemede kalacağı anlaşıldığından Sırplıların tedibi hemen Sadrazam Hurşit Paşaya havale edildi.

Hurşit Paşa orduyu hümayunla Sırbistan üzerine yürüdü. Başlangıçta muzaffer olarak birçok kaleleri Sırp âsilerinden kurtardığı sırada bir fırkayla meşhur Kara Feyzi’nin oğlu da Semendere civarında orduyu hümayunla bir­leşti. Bosna valisi Darendeli Ali Paşa da Bosna yiğitlerile Belgrad’a yürüdü. Ancak güzergâhındaki Zasariç, Loziniç istihkâmları sergerde Miloş’un ku­mandasında 20 bin Sırplı tarafından müdafaa edilmekte olduğundan Ali Paşa bu istihkâmları zapta mecbur oldu.

Ali Paşa cesur ve harp usullerine âşinâ bir vezirdi. Boşnakları teşci ederek Zasariça istihkâmları üzerine saldırttı. Boşnaklar birçok şehit ver-dilerse de istihkâmları ele geçirerek bütün Sırplıları kılınandan geçirdiler. Sırpların yaptığı istihkâmlar kendileri için bir salhane halini aldı. Sırplar Osmanlı ordusuna dayanamayacaklarını anladıklarından Avusturya tarafına kaçtılar. Bu suretle Belgrat kalesi harpsiz ele geçti. Bunun üzerine Hurşit Paşa Sırplılar hakkında umumî bir af ilân etti. Ellerindeki silâhları toplattı ve kendilerini eski yerlerine yerleştirdi.

İslâm imhacıdan eski yerlerine döndüler. Orduyu hümayun da muzafferen Sırbistan’dan döndü. Sırplı tarihçi meşhur Nanke der ki: Devleti âliye 1813 senesinde Sad­razam Hurşit Paşanın idaresinde Sırplılara karşı külliyetli asker sevk et­tiğinden Kara Yorgi de onlara karşı üç kolordu hazırlamıştı.

Başlangıçta Sırplar Vidin kapılarına kadar ilerlemişlerse de Eflâk voyvodası Karaca Bey, Vidin’deki ordusunu takviye ettiğinden Sırplar tard edildi. Sırp sergerdesi Liko da öldüğünden Sırplılar başsız kaldılar. Os­manlıların hücumuna dayanamayıp büyük kayıplar vererek geri çekildiler. Bu sırada Kara Yorgi, hiç bir yerde görülmeyip ele geçirdiği paralan bir yerlere saklamağa uğraşıyordu. Nihayet bazı yoldaşlar ile Avusturya’ya kaçtı. Onun yerine Sırp baş knezliğine Miloş getirildi.

[1] Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu 2 , İstanbul 2002, s. 118.

[2] Rıfat Uçarol, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, s. 139.

[3] M. Cavit Baysun, “I. Abdülhamid” Maddesi, Türk Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, C. 1, s.214

[4] Niyazi Akşit, Emin Oktay, Tarih-II, İstanbul 1964, s.48.

[5] Abdülhaluk Çay, “Coğrafya-Tarih”, Türk Dünyası El Kitabı, C. 1,İstanbul 1998, s. 493.

[6] Yeni Nesil Gazetesi, Osmanlı Padişahları Ansiklopedisi, s. 585.

[7] Abdülkadir Özcan, “Karlofça” Maddesi, Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 24. İstanbul 2001, s. 514.

[8] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. 4, Ankara 1978, s.450.

[9] Abdülkadir Özcan, A.g. e.,  Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 24. İstanbul 2001, s. 514

[10] Münir Aktepe, “III. Ahmet”  Maddesi, Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 2, İstanbul 1989, s.39.

[11] Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu 2 , İstanbul 2002, s. 122.