Kayıt Ol

Giriş

Şifremi Kaybettim

Lost your password? Please enter your email address. You will receive a link and will create a new password via email.

Giriş

Kayıt Ol

Osmanlı Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması

OSMANLI – RUS SAVAŞI VE EDİRNE ANTLAŞMASI

 1827 yılında gelişen çeşitli olaylardan uygulamayı kuranlaştırdığı hedefleri dolayısıyla son derecede memnun görünen Rusya, güya Akkerman Anlaşmasının tam anlamıyla uygulanmadığını ve Rum sorununu çözümlemeyi ileri sürerek fakat esasında sınırlarını güney yönünde genişletmeyi amaçlıyordu.  Harekete geçti; fakat bu arada da toprak kazanma niyetinde olmadığını da ifadeden geri kalmıyordu. Öte yandan durumu, Rusya ile savaşmaya elverişli bulunmayan Osmanlı Devleti, özellikle Navarin olayından sonra Ruslara karşı güvensizlik duyup tepki göstermekte idi. İşte bu nedenle İstanbul’da düzenlenen meşveret Meclisi’nde Rusya ile mücadele hususunda bir karar alındı. Fakat bu nasıl yapılacaktı? Zira Navarin olayında bütün deniz kuvvetleri yok olmuştu, özellikle, daha ilerde üzerinde ayrıntılı olarak durulacağı gibi, Yeniçeri teşkilatı dağıtı­larak (1826) yerine kurulan Asâkiri Mansureyi Muhammediye adındaki yeni ve düzenli ordu, henüz tam anlamıyla geliştirilememişti. Bütün bunlardan başka İngiltere ve Fransa ile de siyasi ilişkiler kesilmiş bu nedenle bunlardan herhangibir yardım ve destek sağlamak da olanak dışıydı. A vrupa devletlerinin böylece kendi saf larında bulunduğu ve Osmanlı Devletinin önemli iç ve dış sorunlarla başbaşa bu­lunduğu bir sırada Ruslar, Osmanlı İmparatorluğu şuurlarına saldırmaya başladı (14 Nisan 1828). Rus Çan I. Nikola , “Bir fetih amacı olmadığı, Yunan so­rununun çözümlenmesi için Londra’da kabul edilmiş bulunan protokolü, Osmanlı Devletine uygulamaktan başka hiçbir savaş amacının olmadığı” hususunda İngilte­re, Fransa ve Avusturya’ya güvence vermek suretiyle onların savaş sırasında taraf­sızlıklarını garanti altina almayı başardı. Rus kamuoyu ise Türklerle yapılacak olan bütün mücadelelerin kutsal bir görev olduğuna alıştırıldıkları için Osmanlıla­ra savaş ilânını, büyük bir sevinç ve övgüyle karşılamıştı. Öte yandan Sultan II. M a h m u t’ un çok güvenip takdir ettiği devlet adamlarından olan ve savaş yanlı­sı bulunan Pertev Paşa, padişahı savaş yapılmasına inandırmayı başardı, Pertev Paşa’nın yandaşları, rüya tabirlerine bakarak “savaşın kazanılacağını, hattâ Kırım’ın dahi geri alınacağını” ifade etmekten kendilerini alamamışlardı. İşte yaratılan böyle bir ortamda ileri gelen devlet erkânı, ordu mensupları ve ulemanın katıldığı olağanüstü toplanan bir Savaş Meclisi’nde Rusya’ya savaş ilân edildi (20 Mayıs 1828). Genellikle Ruslara karşı savunma savaşı yapması öngörüldü ve Tu­na seraskerliğine Hüseyin Paşa (Ağa), Varna muhafızlığına kaptanı der­ya İzzet Mehmet Paşa ve Anadolu’ya, da Mehmet Sait Paşa ko­mutan olarak atandılar; çok geçmeden (24 Mayıs 1828) de henüz kuruluş aşama­sındaki Asâkiri Mansureyi Muhammediye ordusu, Şumnu’ya hareket etti. Öte yan­dan Osmanlı sınırlarını aşan (14 Nisan 1828) Rus kuvvetleri, süratle ilerleyerek Bağdan ve Bükreş’i işgal ettiler (Ekim 1828). Doğu Cephesinden saldırıya geçen Ruslar, Kars, Ahıska, Anapa, Ppti ve Karadeniz kıyılarındaki öteki kaleleri işgal ettiler. Böylece doğuda Anadolu, batıda da İstanbul, Rus tehdit ve tehlikesiyle başbaşa gelmiş bulunuyordu. Daha önce de değinildiği üzere, Mısır kuvvetlerinin Af ora’dan çekilmesi ve Fransa’nın burayı işgal etmesi üzerine Mora’da yeniden başlatılan Rum ayaklanması, Ege’deki adalara da sıçradı. Bu durumda Osmanlı Devleti, bir yandan Balkan ve doğu cephelerinde Ruslarla sava­şırken bir yandan da Fransa’nın açık kuvvetleriyle açıkça desteklemekte olduğu Rum ayaklanmasıyla uğraşmak zorunda kaldı. Rusların Osmanlı topraklarını işgal­leri ve dolayısıyla güneye inmeye başlamaları üzerine, kendi çıkarlarını dikkat na­zarına alan Avrupa devletleri, endişeye düştüler ve Osmanh-Rus savaşının kesin bir biçimde sona ermesini beklemeksizin siyasal bakımdan harekete geçtiler; çok geçmeden de Londra’da bulunan Avrupa devletlerinin elçileri, bir konferans düzenleyerek biraraya geldiler. Bu toplantıdaki müzakareler sonucunda bir protokol hazırlayıp imza ettiler (22 Mart 1829). Buna göre “Mora ve çevreleriyle K i k l a t A d a la r’ mı sınırlan içine alacak olan bağımsız bir Yunan devleti kurulacak ve Avrupa devletlerinin seçecekleri bir Hıristiyan prens tarafından yönetilecek, bu devlet her yıl Osmanlı Devletine belli bir miktar vergi ödeyecek”tir.Bu protokol kararlarını Osmanlı hükümetine bildiren Avrupa devletleri “bu kararlar doğrultu­sunda bir Yunan devletinin kurulmasını” istediler, fakat hükümet bunu kabul et­medi.[1] Öte yandan ilerlemelerini sürdüren Rus orduları banda Edirne, doğuda da Erzurum \ı işgal etmişlerdi. Kazandığı bu basanlara rağmen Çar I. N i k o l a, ülkesinde başgösteren huzursuzluk, kanşıklık ve buhran nedeniyle son derecede sıkışık ve güç durumda bulunuyordu. Fakat bundan faydalanacak bir durumda bulunmayan Osmanlı Devleti, Edirne’nin işgali sonucunda daha önce kabul etme­diğini gördüğümüz “Akkerman Sözleşmesi ile Londra Protokolü kapsamındaki ka­rarlan bu kez kabul edip yerine getireceğini” bildirmek suretiyle Rusya’dan barış isteğinde bulunmak zorunda kaldı. Ordulannın ana merkezden oldukça uzaklarda bulunmalan, ülkelerinde kanşıklıklar çıkması ve nihayet Rus ilerleyişinden endişe­lenmeye başlayan İngiltere ve Avusturya’nın baskılan nedenleriyle Çar I. Ni-kola, Osmanlı barış önerisini kabul etmek zorunluluğunu duydu. Bütün bu ge­lişmeler üzerine Osmanlı ve Rus delegeleri (Osmanlı heyet başkanı Sadık Efendi idi, Rus heyeti de Kont Aleksi Orloff ile Kont F. de Pah l e n v.s. diğerlerinden oluşuyordu). Edirne’de toplanacak barış görüşmelerine başladılar. Kısa süren görüşmeler sonucunda. Rusların hazırladıkları barış şartları­nı Osmanlı heyetinin itirazsız kabul etmeleri üzerine, Edirne Antlaşması imzalandı (14 Eylül 1829). 16 madde ile Osmanlı devletinin Rusya’ya savaş tazminatı, Rus tacirlerinin zarar ve ziyanlarına ödenecek tazminat, işgal edilen Osmanlı memle­ketlerinin terkedilmesi ile Eflak ve Boğdanla ilgili senetlerden oluşan bu banş antlaşmasının maddeleri özetle şöyledir:

I  — Ruslar, Rumeli tarafında Tuna ırmağının ağzında bulunan adalar dışında, işgal  ettikleri   Osmanlı topraklarından  çekilecekler,  savaştan önce olduğu gibi P r u t Irmağı, Osmanlı – Rus sınırını oluşturacaktır.

II  — Ruslar, Poti, Ahıska ve Anapa dışındaki işgal ettiği topraklardan çekile­cek, buna karşılık Osmanlı Devleti de Gürcistan ile Kafkasya’da bulunan öteki yerler üzerinde herhangi bir hak iddia etmeksizin buraların   Rusya’ya ait bulun­duğunu kabul edecektir.

III  — Rus ticaret gemileri, boğazlardan serbestçe geçebilecek, Ruslar, Osmanlı ülkesinde ticari etkinliklerde bulunabileceklerdir.

IV  — Daha önce Sırbistan ile Eflak ve Boğdan’a tanınmış olan haklar dışında birtakım yeni haklar tanınacaktır; buralara atanacak voyvadalar, yaşamları süresin­ce bu görevi yürütecekler;  bu memleketler  Osmanlılara bağlı olacaklar, fakat Türk ahali, buralardan ayrılacaklardır.

V  —   Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Londra’da imzala­nan (6 Temmuz 1827 ve 22 Mart 1829’da) bağımsız Yunan devletinin kurulma­sıyla ilgili anlaşmaları kabul edecektir.

VI  —   Osmanlı devleti, Rusya’ya 10 taksitte ödenmek şartıyla 10 milyon du­ka altın savaş tazminatı verecektir.

1828-1829 Osmanlı-Rus savaşını sona erdiren bu Edirne Antlaşması Osmanlı İmparatorluğu’nun imzaladığı maddi, manevi en ağır bir antlaşmadır. Görüldüğü üzere bu antlaşmaya göre Ruslar, işgal ettikleri Osmanlı topraklarının bir bölümünü geri vermekle birlikte Tuna ırmağının ağzında bulunan adalarla birlikte doğuda Kafkaslardaki stratejik bakımdan çok önemli konumda bulunan Ahıska, Anapa ve Poti’yi ellerinde tutmakla Doğu Anadolu’yu kontrolleri altına almayı sağlamış oldular; özellikle de doğu ve bati yönlerinde daha güneye inme im­kanı elde ettiler. Aynca Yunanlıların bağımsızlığını gerçekleştirdikten başka Eflak ve Boğdan’a birtakım haklar sağlamakla da Balkanlar’da hâkimiyet alanını genişletmiş oldular. Osmanlı Devletine gelince savaşta aldığı ağır yenilgi sonucun­da imzalamak zorunda kaldığı sözkonusu bu antlaşma ile doğuda ve batıda kay­bettiği önemli konumdaki topraklardan başka, ödemek zorunda kaldığı savaş taz­minatı sonucunda esasen bozuk olan ekonomik durumu büyük ölçüde zarara uğ­ramış ve nihayet büyük Avrupa devlerinin tehdit ve baskısı altına düşmüştür. Öte yandan bağımsız bir Yunan devletinin kuruluşunun böylece gerçekleşmesi, Os­manlı İmparatorluğu’nıın çöküş ve dağılmasının başlangıcı sayılmalıdır. Zira bu olaydan sonra İmparatorluğun sınırlan içinde bulunan çeşitli uluslara bağlı toplu­luklar bağımsız Yunan devletini örnek alıp bağımsızlık mücadelelerine girişme, ce­saret ve olanağı bulmuş olacakdır. Sonuç olarak ifade edilebilir ki, Edirne Antlaşmasından sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını sürdürebilmesi kendi askeri ve siyasi gücünden daha çok, büyük Avrupa devletlerinin uygulamaya koydukları uluslararası denge prensibine bağlı bulunduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır.[2]

[1] Niyazi Akşit, Emin Oktay, Tarih-II, İstanbul 1964, s.39-34.

[2] Abdülkadir Özcan, “Karlofça” Maddesi, Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 24. İstanbul 2001, s. 532.