Kayıt Ol

Giriş

Şifremi Kaybettim

Lost your password? Please enter your email address. You will receive a link and will create a new password via email.

Giriş

Kayıt Ol

Türkçe’nin Tarihsel Gelişimi

Türk dilinin en eski izleri Sümer kaynaklarındaki Türkçe sözlerdir. M.Ö. 3100-1800 yılları arasına ait Sümerce metinlerde 300’den fazla Türkçe söz yer almaktadır.[1] Sümerceyle Türkçedeki ortak sözler ya ortak kökenden gelmektedir ya da alış veriş sonucu ortaya çıkmıştır. Hangi ihtimal doğru olursa olsun Türkçenin ilk verileri M.Ö. 2000-3000 arasına çıkmakta, yani bundan 4-5 bin yıl geriye gitmektedir. Ortak sözler Türklerle Sümerlerin komşu olduklarını da gösterir. Türklerin hiç olmazsa bir bölümü M.Ö. 2000-3000 yılları arasında, belki de daha önce Ön Asya’da yaşamış olmalıdır.[2]

Türkçenin Hiungnu’lardan[3] başlayarak Türklerin konuştukları bir dil olduğu bilinmektedir. Ancak o dönemden günümüze Türkçe herhangi bir metin ulaşamadığı için dilin başlangıçtaki özelliği ve sözvarlığı hakkında fazla bir şey söyleme olanağı bulunmamaktadır. İslam öncesi Türk tarihinin en büyük özelliklerinden, ya da açıkçası eksikliklerinden biri, devlet kurucusu, Türklerin yaptıkları tarihi yazmamış olmalarıdır.[4]  Bu nedenledir ki Göktürk anıtlarına gelinceye ka­dar o dönem Türk tarihi hakkında bilgiler, Türklerin yakın ilişkide bu­lundukları toplumların özellikle de Çin kaynaklarında verilen bilgilerle sınırlı kalmaktadır.

Orhun Yazıtlarındaki dil, Türkçenin oldukça gelişmiş, zengin, işlek ve akıcı bir edebiyat dili düzeyine ulaştığını kanıtlamaktadır. Ancak sözvarlığı gerçek boyutlarıyla saptanamadığı gibi komşu dillerle ilişkileri karşılıklı etkileşimin sınırları da henüz ayrıntıları ile incelenmemiştir. Do­ğan Aksan’ın bir araştırmasına göre[5] Göktürk yazıtlarındaki Türkçede yabancı dil öğelerinin oranı yüzde biri bile bulmamıştır. Uygurlar döneminde yabancı toplumlarla kültürel ilişkilerin artması­nın ve Budizm, Manihaizm ve Hıristiyanlık gibi yeni dinlerin kabul edilmesinin bir sonucu olarak yabancı dillerin etkilerinin de arttığı görülmektedir.[6]

Türk toplum ve devlet hayatına uygun olarak İslam öncesi dönemde Türkçenin başlıca üç alanda oldukça zengin sözcüklere sahip olduğunu söylemek mümkündür. Aile, tarım, yönetim. Aile, birçok toplumda ana birim olarak kabul edilmekte ve kutsal sayılmaktadır. Ancak aile ilişkilerini ve akrabalıkları belirlemede Türkçedeki sözcük zenginliğini öteki dillerde bulmaya pek olanak yoktur. Hayvancılığı da içeren tarım, Türk boylarında ekono­minin temel uğraşı olduğu için dilin bu alandaki gereksinimi karşılayacak düzeye ulaşmış olması doğal sayılmalıdır. Nihayet Türkçede devlet ve yönetime ilişkin sözcüklerin zenginliğini de bu alana verilen önemin ve önceliğin sonucu kabul etmek gerekir.

Aydın sayılan kişilerin, medreselilerin, bilim adam­larının, sanatçıların ve merkezi yönetimde görevli kimi kişilerin yeğledik­leri, konuşup yazdıkları Arapça ve Farsçanın geniş halk toplulukları ve Türkmen aşiretlerince anlaşılmadığı görülmektedir. Tebaa sayılan halk, kendi öz dilleri olan Türkçeyi konuşmayı sürdürdükleri için bu dil varlığını koruyabilmiştir. Halkı oluşturan geniş yığınlar, Yunus Emre‘nin anlatışında daha da değer kazanan anadillerine sahip çıkmışlardır. Aydın kesimle okuryazar olmayan halk, yöneticilerle yönetilenler ara­sındaki bu dil ayrılığı ve anlaşılamazlığın bazı tepkilere yol açmış olması mümkündür. Nitekim de öyle olmuştur. Buna en somut örnekler olarak Anadolu dışında Kaşgarlı Mahmud‘u ve Ali Şir Nevai‘yi, Anadolu’da da Karamanoğlu Mehmet Bey’i göstermek mümkündür. Karahanlı hükümdar ailesinden olan Kaşgarlı Mahmud, Arapçanın giderek üstünlük ve yaygınlık kazanması ve Türkçenin göz ardı edil­mesi karşısında öz dilini savunmak gereğini duymuştur. Bu amaçla 1072’de yazmaya başladığı Divani Lûgat-it-Türk adlı eserini 1074’te tamamlamıştır. Divan-ı Lûgat-it Türk, çok zengin örnekler içeren bir Türk dili ansiklopedisi niteliğindedir.[7]

Mehmet Bey’in önerisi ile kabul edilen karar ile Türkçe devletin resmi dil olarak kabul edilmiştir. “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydan­da Türkçeden başka dil kullanılmaya” Mehmet Beyin alınmasında başlıca etken olduğu bu kararın, Türkçenin tarihsel süreci içerisinde önemli bir yeri vardır. Divan dilinin Türkçe, devletlerarası yazışmaların da Farsça olması, bu alanlarda sürekliliği sağlayamamış olsa bile Karamanoğlu Mehmet Beyin girişimiyle açığa çıkan toplumsal tepki, Anadolu’da Türkçeye; dönüş eğilimi gösteren çok önemli bir dönemeç oluşturur. Türkmen boy­ları, merkezi yönetimin çözülmesi ve çökmesi karşısında bağımsızlıklarını ilan edip yeni devletçikler kurarlarken bu beyliklerin hiçbirinde divan di­linin Arapça ya da Farsça olmaması, çok önemli ve anlamlı bir anlayışın göstergesidir. Beyliklerde yönetimin başında bulunanlar, kendilerinin de bilmedikleri Arapça ve Farsça yerine, saraylarında ve divanlarında ana­dilleri olan Türkçeyi kullanmayı yeğlemişlerdir. Aynı zamanda Selçuklu Sultanlarından Keykubat (1200-1237), Keyhüsrev (1192-1196, 1205-1211) gibi Farsçaya özenti­yi gösteren adlar ya da sanlar kullanmamışlardır.[8] Bu suretle Arapça ibadet ve medrese dili, Farsça da edebiyat ve sanat dili olarak belirli alanlarda ve sınırlı ölçüde etkinliklerini sürdürebilmişlerdir.

Bu ortamda kurulan Osmanlı Beyliğinde, örgütlenmeye verilen önem ve önceliğin bir sonucu olarak Türkçeye yönelme daha da belirgin biçim­de göze çarpar. Beyliklerin kuruluşunda büyük etken olan Türkmen gele­neği ve Türkçeye önem verme, Osmanlı Devletinin yükseliş döneminde siyasal olduğu kadar kültürel bir etmen olarak da birleştirici bir rol oynamıştır. Ancak Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki dil, küçük bir grup dili olan edebiyat dilinden ibaret değildir. Başka alt sistemlerde bazı gelişmeler sağlan­mış, Türklerin Anadolu’ya geldikten sonra girdikleri ve öğrendikleri yeni alanlarda, özellikle tarım (bitki, çiçek), balıkçılık, inşaatçılık, denizcilik, de­niz ticareti, müzik vb. alanlarında kapsamlı bir zenginleşme gerçekleşmiştir. Bu arada çok sayıda Yunanca[9] (defne[10], biber[11], bezelye[12], enginar[13], fasulye[14], fidan[15], vişne[16], karanfil,[17] kiraz[18], manolya[19], mantar[20], marul[21], ıhlamur[22], tarçın[23], körfez[24], liman[25], gönder[26], gümrük[27], avlu[28], anahtar[29], uskumru[30], levrek[31], palamut[32], lüfer[33], sünger[34]…), daha sonra yine birçok Fransızca[35] (vapur[36], tren[37], bagaj, ga­raj, sinema, gişe, bilet, adres, şoför….) kelime ya olduğu gibi, ya da dile uydurularak alınmış, bunlardan yeni türetmeler için yararlanılmıştır.[38]

Osmanlıca örneğinde gözlemlenen bu husus, “alıntı” konusunda çok önemli ve her zaman geçerli bir olguya işaret etmektedir. “Kelime alma“, her­hangi bir yabancı gücün veya güçlerin, bir yabancı hükümetin veya hükümet­lerin, bir kurumun veya kurumların emriyle veya baskısıyla olmamakta, ilgi­li kişilerden kaynaklanmaktadır.[39]

Osmanlıca örneğini olumsuzlaştıran yön, çok sayıda (ancak farklı alan­larda!) kelime alınmasından daha çok, yazı dilinde Arapça ve Farsça gramer kurallarının temel oluşturmasıdır. Bunda da suçlu “dil” değil, genel olarak bir eğitim sistemi oluşturmakta Avrupa ülkelerine göre çok geç kalan, bu sistemi oluşturmakta da Türkçeye önem vermeyen yönetici kesimdir. Eğitim sistemi geliştirilmemiş, çünkü geniş halk kitlelerinin bilgi sahibi olması önemsenme­miş, hatta tehlikeli görülmüştür.[40] Avrupa ülkelerine göre matbaanın da günlük gazete­nin de yüzlerce yıllık gecikme ile girdiği, Fransız düşünürü Voltaire’in “oku­mayan insanlar ülkesi” diye nitelediği Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışın­dan sonra, 1928’de yeni harflerin hızla kabulünde ve yerleşmesinde, halkın sadece yüzde beş kadarının okuma yazma bilmesi önem­li bir rol oynamıştır. Okuma yazma oranı yüzde doksanlarda dolaşan ülkelerde alfabe değişikliği kolay kolay düşünülemez ve gerçekleştiri­lemez.[41] Cumhuriyetin kurulması, “millî eğitim politikası ve “öğretim birliği” ile Türkçe eğitimin yolu açılmıştır.

Türk dünyasında 1990’dan beri yeni bir süreç başlamıştır. Beş Türk cumhuriyeti bağımsız olmuş, diğerleri de daha serbest hareket edebilme imkânlarına kavuşmuştur. Şimdi artık kendi kültür politikalarını kendileri tayin edecek duruma gelmişlerdir. Nitekim bunun etkisi de kısa zamanda görülmeye başlanmıştır. 1991 Aralığında Azerbaycan, 1993 Nisanında Türkmenistan, 1993 Eylülünde Özbekistan, 1994 Şubatında Karakalpakistan Lâtin alfabesine geçme kararı almışlardır. Bu ülkelerde yeni alfabeye geçiş kademeli olarak uygulamaya konmuştur. Öte yandan Kırım Türkleri ile Gagavuzlar da Lâtin alfabesine geçerek bazı süreli yayınlarını yeni alfabeyle basmaya başlamışlardır.

“Dil dışı şartlar” dediğimiz siyasî, iktisadî ve kültürel ilişkiler de Türk yazı dilleri arasında yeni etkileşim ve oluşumlara yol açmaya başlamıştır. Türkiye’de Türk cumhuriyetlerinin edebiyatlarına ait bazı parçalar lise edebiyat kitaplarına konmuştur. Türk Ocakları, Kültür Bakanlığı, TÖMER gibi kuruluşlarca Türk lehçelerini öğreten kurslar açılmıştır. Nihayet birçok üniversitede (Ankara, Gazi, Muğla, Atatürk gibi) Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümleri açılmıştır. Pek çok Türk genci Türk cumhuriyetlerinde öğrenim görmektedir. Sayıları az da olsa sosyal bilim dallarındaki bazı genç araştırıcılar Türk toplulukları arasında araştırmalar yapmaya başlamışlardır. Avrasya televizyonunun bazı genç yapımcıları da Türk dünyasına sık sık giderek yeni yapımlara imzalarını atmaktadırlar. Siyasî, iktisadî, ilmî ve kültürel heyetler de sık sık bu dünyaya yolculuk etmektedir. Türk cumhuriyet ve topluluklarında uzun süreli kalan iş adamları ve görevliler de az değildir. Bütün bu teşebbüs ve ilişkiler Türk lehçelerinin Türkiyeli aydınlar ve gençler tarafından öğrenilmesine yol açmaktadır.

Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen Dil İnkılâbı ile Ulusal dil, ulusal birlik ve bütünlüğün temelleri atılmıştır. Tarih, ulusal diline değer vermeyen ulusların yok olduklarını veya yabancı baskısı altına düştüklerini gösteren örneklerle doludur. Bu bakımdan Türk dilini yabancı dillerin baskısından kurtarmak üzere açılan Dil İnkılâbının yalnız ulusal birlik ve bütünlük bakımından değil, ulusal varlık bakımından da büyük bir değer ve anlam taşıdığı görülmektedir.

 

 

[1] Osman Nedim Tuna (1990): Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dili’nin Yaşı Meselesi, Ankara: Türk dil Kurumu Yayını, s.48

[2] Tuna, 1990:  48-56.

[3] M.Ö 4. yüzyıldan M.S. 4. yüzyıla kadar Orta Asya’nın önemli bir bölümünü ele geçirip bir imparatorluğu kurmuş olan Öntürkler ile Moğolların karma topluluğuna verilmiş olan Çince isimdir. Asya Hunlarını, Avrupa’ya hücum etmiş olan Avrupa Hunlarından ayırt edebilmek için bu Çince isimleri ile tanımlanırlar.

[4] Turan, 1990: 48.

[5] Doğan Aksan (2000): En Eski Türkçenin İzlerinde Orhun ve Yenisey Yazıtları Üzerinde Sözcükbilim ve Biçembilim İncelemelerinin Aydınlattığı Gerçekler, İstanbul: Simurg Yayınları

[6] Turan, 1990: 49,50.

[7] Zeynep Korkmaz (1977): Anadolu Beylikleri Devrinde Türk Dili ve Karamanoğlu Mehmed Bey, Uluslararası Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri (10-12 Haziran 1977), Konya: Konya Turizm Derneği. s. 209-215

[8] Turan, 1990: 54, 55.

[9] Faruk Tuncay (2000): Türkçe Yunanca Sözlük,  AӨHNA: Doğu Dil ve Kültürleri Merkezi Yayını

[10] Tuncay, 2000: 163.

[11] Tuncay, 2000: 90.

[12] Tuncay, 2000: 88.

[13] Tuncay, 2000: 217.

[14] Tuncay, 2000: 232.

[15] Tuncay, 2000: 238.

[16] Tuncay, 2000: 800.

[17] Tuncay, 2000: 383.

[18] Tuncay, 2000: 428.

[19] Tuncay, 2000: 485.

[20] Tuncay, 2000: 486.

[21] Tuncay, 2000: 488.

[22] Tuncay, 2000: 316.

[23] Tuncay, 2000: 712.

[24] Tuncay, 2000: 447.

[25] Tuncay, 2000: 472.

[26] Tuncay, 2000: 267.

[27] Tuncay, 2000: 281.

[28] Tuncay, 2000: 51.

[29] Tuncay, 2000: 29.

[30] Tuncay, 2000: 775.

[31] Tuncay, 2000: 42.

[32] Tuncay, 2000: 577.

[33] Tuncay, 2000: 475.

[34] Tuncay, 2000: 667.

[35] Pars Tuğlacı (1984): Büyük Türkçe-Fransızca Sözlük, İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevleri

[36] Tuğlacı, 1984: 54.

[37] Tuğlacı, 1984: 731

[38] Ülkü, 2005: 121,122.

[39] Ülkü, 2005: 123-125.

[40] Ülkü, 2005: 125.

[41] Ülkü, 2005: 126.