Cevap ( 1 )

  1. Hicaz Cephesi

    Osmanlı Devleti dünya savaşma girdikten kısa bir süre sonra Şeyhülislâm Mustafa Hayri Efendi’nin hazırladığı “Cihad-ı Mukaddes” fetvası ilan edilerek Kırım, Türkis­tan, Hindistan, Afganistan ve Afrika Müslümanlarını İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı savaşa davet edilmişti. Cihad ilan edilince özellikle İngiliz İmparatorluğu ve Rusya’da yaşayan Müslümanların ayaklanacakları, İtilaf Devletlerinin başına gaile­ler çıkaracakları düşünülmüştü. Osmanlı padişahının, aynı zamanda halife olması, bu devletlerin egemenliğinde yaşayan Müslümanların ilan edilen cihada uymaları­nı mümkün kılabilirdi. Oysa Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde müessir hâle ge­len halifeliğe karşı İngilizlerin 20-30 yıldır yaptıkları propagandalar ile Balkan ve Trablusgarp Savaşlarında devletin yenilgilere uğraması, Müslüman toplulukların ci­hada beklenen ilgiyi göstermeleri ihtimalini ortadan kaldırıyordu. Balkanlar’da ve Anadolu’daki gayrı Müslim unsurlarda olduğu gibi Araplar da Osmanlı Devleti’ne karşı başkaldırmanın zamanının geldiğini düşünmüşlerdir. Dolayısıyla mukaddes Cihad çağrısından beklenen sonuç alınamamıştır.

     

    İngiltere’nin görüşüne göre: İstanbul tehdit altında tutulduğu ve Türk ordusu­nun ana kısmı bu sebeple meşgul edildiği takdirde Araplar, İngilizler aleyhinde ol­mayacaklardır. Türklerin ana kuvvetleri serbest kalırsa veya İngiltere’nin Mezopo­tamya’daki gücü azalırsa Arapların büyük bir kısmı İngilizlerin aleyhine dönebilir. Böyle bir durumda ise Trablusgarp’ta ayaklanmalar başlar ve bütün Afrika’ya yayı­labilir. Bu da yalnız Mısır’ı değil, Tunus ve Cezayir’i de tehlikeye sokar. Oysa Arap­lar Türklere karşı bağımsızlık ilanına şimdiden teşvik edilirlerse hem Mısır ve Me­zopotamya’daki ciddi tehdit ortadan kalkar hem de Türkler Müslüman dünyasında itibar kaybederler. Ayrıca Hindistan, Avusturya, Doğu Afrika ve Uzak Doğu yolu­nun güvenliği teminat altına alınmış ve Türk kuvveti hissedilir bir şekilde zayıfla­tılmış olurdu. İngilizlerin bu politikası çerçevesinde gelişen İngiliz-Arap ilişkileri 23 Mayıs 1915 tarihli Şam Protokolü ile iş birliği şeklinde sonuçlanmıştır. Şam Protokolü’yle gelecekteki Arap Krallığı’nın sınırları belirlendiği gibi 7 Haziran 1916’da İngiltere’nin istekleri doğrultusunda yapılan anlaşma ile de İngiltere’nin destekle­riyle Arap Devletinin kurulması planlanmıştır.

    Hicaz Valisi Galip Paşa’nın, Arapların isyana kalkışabileceğine ihtimal vermedi­ği için ağır hareket etmesinden yararlanan Şerif Hüseyin, İngilizlerin de yardımıy­la hazırlıklarını tamamlayarak 9 Haziran 1916 tarihînde Cidde, Mekke ve Taif’te is­yanı başlatmıştır. İsyan karşısında Türk kuvvetleri önemli başarılar göstermişse de Hicaz’daki bu yerlerin Şerif Hüseyin’in eline geçmesine mani olamamışlardır. İngi­liz Kraliyet donanmasının sağladığı destekle Cidde bir hafta içinde Arapların eline geçmiştir. Mekke’nin bütün mahallelerine hakim bir tepede bulunan Ecyad Kalesi 25 gün süren muhasara ve muharebeden sonra düşmüştür. Haziran ayının ortala­rında İngiliz donanmasının yardımıyla Cidde’yi, bir müddet sonra (19 Eylül) Taif’i ele geçiren Şerif Hüseyin, Lavrens’in yardımlarıyla Kızıldeniz kıyısındaki limanları da ele geçirince Medine’ye sahip olmanın artık zor olmayacağına inanmıştır.

    27 Haziran 1916 tarihînde yayımladığı bildiri ile Osmanlı Devleti’ne karşı bir ihti­lal yapacaklarını ilan eden Şerif Hüseyin bildirisinin sonunda şunları söylemekte idi:

    “Biz şimdi hâlâ İttihat ve Terakki Hükümeti’nin boyunduruğu altında inleyen topraklardan tamamen ayrılmış durumdayız. İstiklalimiz mükemmel ve kelimenin tam manasıyla tamamlanmış olup her türlü yabancı müdahale veya kontrolünden tümüyle masun durumdayız”. Bu bildiri ile Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eden Şe­rif Hüseyin, Ekim ayında da kendisini Arabistan Kralı ilan etmiş, İngiltere de bunu hemen kabul etmiştir.

    Osmanlı Devleti, Padişah ve Halife’ye karşı başlatılan bu isyanı İngiltere’nin desteğinde girişilmiş bir hareket olarak İslam dünyasına duyurmaya çalışmıştır. Esasen bu, İngiltere’nin beklediği ve korktuğu bir gelişmeydi. Bu itibarla İngiltere propaganda faaliyetleri için kendini hazırlamıştı. Nitekim Arap Ayaklanmasından sonra, hatta savaşın sonuna kadar Osmanlı Devleti ile İngiltere arasındaki propa­ganda savaşı sürüp gidecektir. Gerçekten de Şerif Hüseyin’in bildirisindeki İttihat Terakki karşıtlığı İngiliz propagandasının da temel aracı olarak Hindistan Müslümanlarını bu savaşa dahil etmek için kullanılmıştır. “Dinsiz ittihatçıların elinde esir olan Halife-Padişahı kurtarmak için savaşıyoruz” propagandası oldukça etkili ol­muştur. Cephede Türk tarafında ezan okunduğunu duyan bazı sömürge askerleri­nin Türk tarafına geçtiği bilinmektedir.

    Mekke, Cidde ve Taif’in düşmesinden sonra mücadele Medine çevresinde ce­reyan etmiştir. İsyancıların hedefi Medine’nin bir an önce ele geçirilmesi olduğun­dan şehrin etrafı kuşatılmıştır. İngilizler ise Türk kuvvetlerini bulundukları yerde tutmak ve Medine’nin can damarı olan demir yoluna saldırmak istiyorlardı. Türk kuvvetlerinden önemli bir kısmı Hicaz’a gönderilmiş olduğundan asıl cephe olan Sina cephesinde etkili olmayı hesap ediyorlardı. Medine’yi sonuna kadar savunma­yı düşünen Fahrettin Paşa’nın görüşüne karşı Almanlar ise Medine’nin elde tutul­masının anlamsız ve gereksiz olduğunu düşünüyorlardı.

Cevap bırak

Sorry, you do not have a permission to answer to this question .